|
Abruzzi
|
 |
« Yanıtla #1 : Mart 14, 2008, 18:23:34 ÖS » |
|
organizasyonla kısa bir sürede kapatılabilir. Bir şeye değer vermeden o şeyden beklenen sonucu almak imkan dahilinde değildir. Türkiye'nin doktora düzeyindeki yetişmiş personel açığı yüksek noktalarda bulunmaktadır. Konuya hem üniversitelerdeki eğitim-öğretim açısından hem de araştırma- geliştirme açısından baktığımızda üniversitelerimizdeki bilim adamları bir taraftan eğitim faaliyetinde bulunurken,diğer taraftan araştırma-geliştirme faaliyetini yürütmektedirler. Bu açıdan doktora seviyesinde bilim adamı açığını,yurt dışına doktora yapmak için göndererek kapatmaya kalktığımızda her bir doktora öğrencisinin maliyeti 150 bin dolan bulmaktadır. Yurt dışı programlan ile yurt dışına personel göndererek araştırmacı personel açığının kapatılmasının fınansal boyutu çok yüksek olacaktır. Araştırmacı personelin yurt dışında eğitilmesi ile her yurt dışına gönderilen personel için kabulünün yapıldığı üniversiteye bir ücret ödemektedir. Öğrencinin gönderildiği üniversite mali açıdan desteklemekte ve bu doktora öğrencisinin yapacağı araştırma- geliştirme faaliyeti o ülkenin ihtiyaçlarına yönelik olmaktadır. Oysa bu doktora programlan ülkemizin belli üniversitelerinin belli gelişmiş bölümlerinde,bu bölümleri daha da geliştirilerek uluslararası cazibe merkezi haline getirilerek yurt dışı seviyesinde eğitim programı uygulaması sağlanabilir. Böyle bir uygulama Doktora programı için seçilen üniversitelerin ilgili bölümleri altyapı açısından yeterli hale getirilir ve eksik olan bilim adamı yurt içinden veya dışından bu programlarda istihdam edilebilir. Bu uygulama ile yurt dışına gönderilecek her bir doktora öğrencisi maliyetine 5 doktora öğrencisi yurt içinde aynı kalitede eğitilebilecektir. Diğer taraftan ülkemizin ihtiyacı olan araştırma projeleri bu cazibe merkezlerinde gerçekleştirilebilecektir. Böyle bir organizasyonun uygulamaya konulması ile kısa sürede araştırmacı açığının kapatılabilme fırsatı yakalanabileceği gibi büyük kaynaklar da yurt dışına aktarılmadan üniversitelerimiz uluslararası standartta araştırma alt yapısına kavuşacaktır. Doktora öğrencilerine doktoranın son bir yılında bilgi ve görgü seviyelerini artırmak için yurt dışına gönderilme imkanı sağlanmalıdır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM 4.1. BİLİM 4.1.1. Bilim Nedir? Üzerinde herkesin birleşebileceği ortak bir tanım yapabilmek oldukça güç olmakla birlikte, bilim; kontrollü ve gözlem ve gözlem sonuçlarını, mantıksal düşünce yoluyla olguları, olayları açıklama niteliği olan hipotezler bulma ve bunları doğrulama yöntemidir. Arapça bir sözcük olan ilim yerine bugün bilim sözcüğünü kullanmaktayız. Bilim, bilinen ve bilinmeyen fakat bilinmesi gereken ve bilinebilecek olan tüm evreni kapsamaktadır. Nitekim bugün, kavram ve kapsamı hakkında hiç birşey bilmediğimiz fakat yarın karşımıza çıkabilecek olan herşey bilimin kapsamı içindedir. Bilim temel olarak ikiye ayrılmaktadır: i. Bilmektir: Eşya ve olaylar arasında varolan ilişkiler sistematiğine ilişkin bilinmesi gereken şeylerin hepsine bilim denir. Buna göre Alim (bilim adamı) cahil olmayan kimse demektir. Bu anlamda matematik, ahlak, dilbilgisi, ekoloji (çevre bilimi), astronomi, iktisat hepsi de bilimdir. Bunlardan birini veya birkaçını bilene alim yada bilim adamı denir. İngilizce’de Knowledge, Fransızca’da Connaissance bu anlamda bilimin karşılığıdır. ii. Doğrudan duyumlar ve deney yoluyla elde edilen bilgiler bilimin ikinci anlamını oluşturmaktadır: Bu yönüyle bilim, doğrudan deney yoluyla elde edilemeyen bütün bilgilerin karşısındadır. Metafizik (mutlak varlıkla ilgili olayların bilgisi), ahlâk (iyinin ve kötünün bilgisi), irfan (kişisel ve içsel deneyimlerin bilgisi), mantık ve metodoloji bilimin dışındadır. Bilimin bu anlamı dikkate alındığı zaman Fransızca ve İngilizce’deki karşılığı “science” dir. İlk anlamı ile ele alındığı zaman bilim insanlığın ilk ortaya çıkışıyla başlar. İkinci anlamda kullanımı ise Rönesans dönemindeki gelişmeler ile ortaya çıkmıştır. Bu konu tarihsel süreç içerisinde bilimsel düşünce tarzı başlığı altında ayrıca işlenecektir. i. Einstein’ın bilim tanımı: Her türlü düzenden yoksun duyu verileri ile düzenli düşünceler arasında uygunluk sağlama çabasıdır. ii. Russel’in bilim tanımı: Gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla dünyaya ilişkin olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabasıdır. 4.1.1.1. Bilimin Temel Özellikleri i. Mantıksal Tutarlılık: Bilim ulaştığı sonuçların çelişkisinden uzak kendi içinde tutarlı olmasını ister. ii. Olgusal olma: Bilimsel önermelerin tümü ya doğrudan ya da dolayısıyla gözlenebilir olayları ve olguları dile getirir. Bilimde hiçbir hipotez ya da teori, gözlem ya da deney sonuçlarına dayanılarak kanıtlanmadıkça doğru kabul edilmez. Bilim kendiliğinden doğru sayılan ya da tanım gereğince doğru olan önermelerle ilgilenmez. iii. Objektiflik: Araştırılan konunun, araştırmacının inançları ve değer yargılarından bağımsız olarak ele alınmasıdır. Araştırmacı tarafsız bir bakış açısına sahip olup, olması gerekeni değil, olanı bulmaya çalışmalıdır. iv. Eleştiri: Bilimin en temel özelliği eleştiriye açık olmasıdır. Bilimsel yöntem her türlü dogmatizme karşıdır. Yanlışlanabilirlik, bilimsel yöntemin –pozitif bilim metodunun parçadan bütüne, sebeplerden sonuçlara gitme metodundan farklı olarak- gerçeğe ulaşmada kullanılan en sağlıklı kriterdir. v. Genelleyicidir: Bilim tek tek olgularla değil, olgu türleri ile ilgilenir. Bu nedenle sınıflandırma bilimsel araştırmada ilk adımı oluşturur. Bilim açısından tek bir olgunun kendi başına fazla anlamı yoktur. vi. Seçicilik: Bilimsel nitelik taşıyan gözlem ve deneyler ancak, belli bir hipotezin ışığında belli olguları açıklamaya yöneldiğinde anlam kazanır. vii. Bilimsel incelemeye konu olan gerçek dünya gelişi-güzel değil, olguların düzenli ilişkiler içinde yer aldığı, tutarlı ve anlamlı bir dünyadır. Bilim, gözlem konusu olan bütün olguların zaman ve uzay içinde yer aldığını kabul eder. viii. Bilim, varolan herşeyin “ölçülebilir” olduğu ilkesine bağlıdır. Bilimsel bir alanda ölçme tekniğinde sağlanan başarı o bilim dalının gelişme düzeyini saptamada önemli bir ölçüdür. Bilim hep varolacaktır. Zira insanlığın geleceği ile bilim birbirlerine kopmaz bağlarla bağlıdır. Uygar insan varlığının devamı evrensel moral ilkeleriyle yönlendirilen bilime dayanmaktadır. İnsanoğlu hayatına bilimin egemen olmadığı devirlerde, tabiatta gerçekleşen olaylar karşısında çaresiz kalmış, mikrop ve hastalıklardan kırılmış ve batıl inançlar sorunların çözümünü engellemiş, yaşadığı bunalımlar karşısında ise dehşete kapılmıştır. İnsanoğlunun gerçeğin bilgisine ulaşmak, hayatı kolaylaştırmak, kendisinin ve evrenin sırlarını çözmek sahip olduğu bilgi birikiminin aktarılacağı en büyük araç olan okul ise uzun yüzyıllar boyunca bilginin geniş kitlelere yaygınlaşması için kullanılamamıştır. Daha sonraki dönemlerde insanlar bilimi oluşturmuş, bu sayede batıl inançlarından kurtulmuştur. İnsanlar bilim sayesinde yaşadıkları çevrenin (tabii, sosyal, kültürel, ekonomik vb.) anlamını idrak etmiş, daha güvenli olarak geleceğini belirleme yoluna girmiştir. Bilim yaygın olan kanaatin tersine yalnızca belirli özelliği olan bir bilgi çeşidi değildir. Günümüzün dünyasında bilim, aynı zamanda toplumsal iktisadi, siyasal, kültürel ve ideolojik örgütlenmenin merkezini oluşturan, metafizik değerlerle yüklü bir bakış açısının da adıdır. Bilim günlük hayatın bütün süreçlerine nüfuz etmiş bir dünya görüşüdür. Bununla birlikte, bilim bu dünya görüşünün, bakış açısının yeniden üretiminin de en temel araçlarından birisidir. Bilim, çağdaş dünyayı çevreleyen en gözde bilgilenme yolu ve modern insanın en fazla güvendiği silahıdır. Bu nedenle birbiriyle hiç alakası olmayan durumlarda insanlar düşüncelerini, görüşlerini yada yaklaşımlarını ifade ederken, onlara güvenirlilik sağlama kaygısıyla “bilimsel olarak söylemek gerekirse......” şeklinde sözlerine başlarlar. Her ne kadar üzerinde tartışılsa bile “mutlak doğru bilimdir” önermesi insanlar tarafından genel kabul gören bir yaklaşım tarzıdır. Bilim hayatımızın merkezine öylesine yerleşmiştir ki bilimin farkına varsak ta varmasak ta, bilimsel gerçekliği kabul etsek de etmesek de bilginin dışında kalmak, onu yaşamdan soyutlamak mümkün değildir. Bilim makro ve mikro alemden, sosyal hayattaki olaylardan, çevreden, eğitimden, tarihten, vb. herşeyden bahseder. Modern hayat tarzının kabul ettiği alanlardan birisi seçilip sonuna “logy” eklendiğinde de yeni bir bilgi dalı ortaya çıkar; Antropoloji, psikoloji, meteoroloji, teoloji, epistomoloji, vb. Medeniyetler bazı temel soyut kavramlar üzerinde yükselmektedirler. Medeniyetleri birbirinden ayıran özellikler de bu soyut kavramlardır. Bilim ve felsefenin önemi işte burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü soyut kavramları anlamlı bir şekilde sistemleştirerek bilgi haline getiren bilim ve felsefedir. 4.1.1.2. Bilimsel Düşünce Tarzı “Bilimsel bilgi doğrulanmış bilgidir. Bilimsel kanunlar bir kısım titiz yöntemlerle gözlem ve deneyle elde edilen deney olgularından çıkarılır. Bilim görebildiğimiz, işitebildiğimiz, dokunabildiğimiz, şeyler üzerine bina edilir. Bilim de şahsi fikirlerin veya tercihlerin ve spekülatif tasavvurların yeri yoktur. Bilim nesneldir. Bilimsel bilgi nesnel olarak doğrulandığı için güvenilir bilgidir.” Yukarıdaki türden önermeler, modern zamanların bilimsel bilgiden ne anladığının popüler bir görüşünün özetlenmiş halidir. Fakat buradaki eksiklik duyu organlarının ulaşamadığı, yalnızca aklın sınırları zorlanarak bulunabilecek türden bilgilerin ihmal edilmiş olmasıdır. Hangi amaca yönelik olursa olsun herhangi bir sorunu çözümlemenin yolu üç temel unsura bağlı kalmaktan geçer. Bunlardan birincisi “şekil” yani “form”dur. Fakat şekilden kastedilen şey sadece somut değildir; soyut da olabilir. İkinci olarak, o işin belirli bir “muhteva”ya sahip bulunması gerektiğidir. Yapılacak işin içeriği hakkında belirli bir kanaat oluşmamışsa, yapılacak iş bir çok eksikliklere yol açacaktır ve amaca ulaşılamayacaktır. Üçüncü olarak, hedeflenen amaca ulaşmada “metod” yada “usule” ihtiyaç olacaktır. Metod olmadan birinci ve ikinci unsurlar ne kadar mükemmel olursa olsun amaca ulaşılamayacaktır. Yıllardır büyüme ve kalkınma çabası içinde olan ülkemizde, özlenen muasır devletler seviyesine ulaşılamaması ve üzerine çıkılamamasının arkasında bu üç unsurun dikkate alınıp alınmadığının üstünde durulması gerekir. İlk iki unsura dikkat edildiği zaman toplumumuzda yeterlilik hatta fazlalık olduğunu, diğer ülkelerden önde olduğumuz bile söylenebilir. Öyleyse sorun üçüncü unsurda yani metod (içerik) konusunda eksikliklere bağlıdır. Batılı ülkelerin içerik konusunda eksiklikleri olmasına rağmen bugünkü düzeylerine ulaşamamalarındaki tek unsur “metod”larının sağlamlığından geçmektedir. Bu metod ise tartışmasız bilim metodu yani bilimsel düşünce tarzının kullanılmış olmasıdır. İlk paragraftaki belirtilen popüler bilimsel düşünce ve yaklaşım tarzı bu ülkelerin kısa sürede gelişmelerini sağlamış, fakat bunun yanında akılla ulaşılabilecek bilgileri ihmal etmelerinden dolayı belirli bir toplumsal maliyete katlanmak zorunda kalmışlardır. Günümüzde ise bu sosyal maliyetlerin yeniden ortaya çıkmaması doğrultusunda bu ülkeler akılla ulaşılabilecek bilgilere de önem vermeye başlamışlardır. Toplumumuzun kalkınabilmesinin yolu, problem çözümünde düşünce tarzının yani metodun yeterince bilinmesi ve uygulanabilmesine bağlıdır. 4.2. BİLİM SİSTEMATİĞİ Önce eğitim diye belirlemiştik ilk etkenini. Eğitim! Drucker, bu konuda çarpıcı bazı değerlendirmeler yapar. "Önümüzdeki on yıllarda eğitim alanında meydana gelecek değişiklikler,modern okulun, üç yüzyılı aşkın bir süre önce kitapların basılmasıyla ortaya çıkışından bu yana görülen değişikliklerinden daha büyük olacaktır. Bilginin gerçek sermaye ve zenginlik yaratan başlıca kaynak haline gelmekte olduğu bir ekonomi,eğitim performansı ve eğitim sorumluluğu açısından okullara yeni ve zorlu talepler yöneltmektedir. Bu durumda kazanılan öğrenim,bilgi toplumundaki iş,geçim ve meslek kapılarının açılmasında etkili olduğuna göre,öncelikli toplumun bütün üyelerinin okur yazar olması gerekecektir. Ama bu okur yazarlık yalnızca,okuma yazma ve aritmetikle sınırlı olmamalıdır". Drucker bilgi toplumu fertlerinin,yeni eğitim sistemiyle teknolojiden,teknolojinin boyutlarından,özelliklerinden ritimlerinden anlamak yanında asıl hedeflerin "öğrenmeyi öğrenmek" olduğunu söyler. Böylece bilgi toplumunun eğitimindeki hedefini belirler. Bilgi toplumunda "bitmiş eğitim" diye bir şey yoktur. Eğitim,okullarda sınırlı kalamaz. Her fert, her kurum hayatın her saflıasında öğrenmeye devam edecektir... Drucker'e göre "eğitimli insan" önceki toplumlarda bir süstür. Ama bilgi toplumunda, toplumun bir simgesi ve örnek tipidir. İşte bu örnek insanı yetiştirecek eğitim ekonomiyi ateşleyecek, ama bunu,"ürünü" yani eğitimli insanı yoluyla yapacaktır. Bu beyanda,bilginin tek yönlü bir eğitimli şekillenmesi korku endişesini de dile getiren düşünür. "bilgi toplumunda eğitim,bir yandan da "erdem"aşılamak zorundadır" der. Peki,yüzyılımızda yeni anlaşılmış bir hedef gibi görünen bu düşünce gerçekten yeni midir? Bilgi çağının eğitiminde süreklilik içinde şekilleneceği ileri sürülürken,sanırım insanımıza bu düşünce bazı şeyleri hatırlatmış olmalıdır! Yine de isterseniz birlikte hatırlayalım: "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu hiç? (Kur-an-ı Kerim); Ancak akıl sahipleri düşünürler (Kur-an-ı Kerim); Beşikten mezara kadar ilmi isteyiniz (Hadis-i Şerif) O halde insanoğlunun bugün söylendiğinde,bilgi çağının insanı için hedeflerine,yüzyıllar öncesinde işaret koyan islamı gözlemesi,doğru anlaması gerekmez mi! Eğitim insanı,insan bilgiyi hazırlarken vardığı hedefler için kullandığı araçlar vardır. Bilgi toplumun hızlanarak gelişmesinde etken olacak başlıca araçların aralarında "bilgisayarlardan" başlamak üzere " mikro elektronik "," robotlar "," iletişim teknolojisi " biyoteknoloji" günümüzde belli ölçülerde bilinen ve hatıra geleceklerdir. Bir de gelecek için muhtemel ve tasarlananlar vardır. Mesela,yeni teknolojilerin enerjiye bağlılıklarının hızla azalmasıyla bugünkü elektronik bilgisayarların yerini optik bilgisayarların almasının varsayılması bunlardan biridir. Suni zekanın oluşumu,elektronikte ışığın kullanıldığı opto elektronik ,akıllı robotların kullanılması,gen teknolojisindeki gelişmelerle istenilen tipte insanların geliştirilmesi, mikro elementlerin insan üzerindeki etkisiyle insan beyninde değişik bilgilerin depolanması ve böylece erken yaşlarda daha çok bilgiden istifade edilebilmesi günümüz bilim dünyasında konuşulanlar olup, bilinenlere ekleneceği tasarlananlardı. Kim bilir böylece gelecek bilimci Japon Masuda'nın söylediği gibi, akıllı yaratık insanın yerini akıllı robotların hizmet gördüğü ve gen kültür özellikleriyle yeni bir insan tipi olan "homo intelligens"in ortaya çıktığı dünya gündeme gelecektir!.... Var Olacağı Sanılan Toplum Yapısı Bilgi çağının geçmişin ilkel,daha sonraki tarım ve nihayet sanayi toplumundan farklı bir teknolojik ekonomik sosyal ve politik sistem içerisinde bulunacağı hususundaki mutlakıyet iddiaları yanında,farklı varsayımlardan da söz edilmektedir. Konuda düşüncelerini geliştiren gelecek bilimciler arasında,bugün ulaşılan bilim seviyesinde en önde görülen iki ülke, A.B.D. ve Japon menşeli olanlar fazlaca sayıdadır. Onlara göre, 21'nci yüzyıla damgasını vuracak bilgi çağının temelinde "bilginin üretken" kılınması gelmektedir. Şimdilik ekonomi ve teknolojide uygulanabilir hale getirilmiş olan bilginin üretkenliğinin, gelecek yüzyılda toplumda ve politikada da geçerli kılınacağı ileri sürülür. Buna göre bilgi toplumunun bu güne kadar yaşanan şeklinden çok daha rekabetçi bir toplum olmasından kaçınmak mümkün olamayacaktır. Böylece keyfiyet olarak bilgi işçisinin egemen olacağı yeni bir toplum türünün doğacağı hesaplanmaktadır. İddiayı teyit edici mahiyette, günümüzde A.B.D.'den başlayarak gelişmiş ülkelere yansımaya başlamış örnekler verilmektedir. Bütün bunlarla,yeni yapılanmanın "ileri"anlayışından uzaklaşılarak örgüt ve ekip anlayışına doğru bir gelişmeyi gerçekleştireceği düşünülmektedir. Uzmanlaşan ekiplerin kaçınılmaz biçimde bir örgütler toplumuna dönüşmeyi gerektireceği,bununsa merkezi ve ayırt edici "yöntem"organına ihtiyaç duyacağı ileri sürülmektedir. Bu gelişmenin yanısımasınınsa ,politikada yeni bir merkez arayışı ekonomi politikaların tamamen değişimi devlet işlerliğinde yeni değişimler tarzında olacağıdır. Japon Masuda, sanayi toplumunun mekanik teknolojilerine dayalı bilgi üretiminin; fiziki emeğin ikamesi yerine, zilini emeğin ikamesinin gündeme geleceğini;üretimin,işletmelerde yapılması yerine,veri bankaları ile bilgi ağlanma bağlı olarak gerçekleşeceğini,savunur. Sanayi toplumunun yeni girdi ve pazarlar için kolonizasyona yöneldiğini,oysa bilgi çağında bilginin ve bağlı olarak ekonominin, küreselleşmeyi gündeme getireceğini vurgular. Gerçekten yüzyılımızın son yıllan, Masuda'nın ileri sürdüğü hedefleri doğrular mahiyette,ekonominin Küreselleşme eğilimlerinin arttığını delilleriyle dolu hale gelmiştir. İletişim sistemleri ülke sınırlarını zorlarken,bir bakıma artan rekabet ortamında siyası açıdan bölgesel ve etnik gruplaşmalara yol açmış,ekonomik açıdan da "dünya çapında tekleşen standartlaşmayı" öne çıkarmağa başlamıştır. Bu ortamda bilgi çağının gittikçe daha çok doğal ve nükleer enerjiye yöneleceği; kullanılan malzemelerde yenilenebilir kaynakların robotlar,uzay gemileri ve aklı geliştirici makinelerle değerlendirileceği;bütünlenmiş küresel ekonomide küçük müteşebbislerin öğütlendiği bir yapının artan bir ferdiyetçiliği ama bu arada sosyal değerlerde çeşitlilik ve eşitliğin öne geçeceği,katılımcı bir demokrasi anlayışının geçerlilik kazanacağı bir dünya içinde yaşanacağı tasarlanmaktadır. 21'nci yüzyıla verilen "bilgi çağı" anlayışında var sayılanlar bunlardır. Peki halen gelişmiş ülkeler dışında bulunan Türkiye'nin bu gelişmeler karşısında durumu nedir!...
BEŞINCİ BÖLÜM 5. BİLGİ TOPLUMUNUN TANIMI VE TEMEL ÖZELLİKLERİ Gelişmiş ülkelerde şekillenen ve tüm dünya ülkelerini kısa zamanda etkisi altına alan toplumdaki gelişmelerin özellikle sanayileşme sürecini tamamlayamamış veya sanayileşme sürecinde olan gelişmekte olan ülkeler açısından irdelenmesi ve ekonomilerin bilgi toplumuna uyum sürecine girerek yeni stratejilere yönelmesi gereksimi gittikçe artmaktadır. Bilgi toplumu, başta emek faktörü olmak üzere tüm üretim faktörlerinin, kamu ve özel sektör işletmelerinin, bireylerin ve devletin teknolojik gelişmeler karşısında yeniden yapılanmasını, yeni bir dünya görüşü ve yaşam felsefesini beraberinde getirmektedir. Bilgi toplumu da en önemli girdilerden insan faktörü ve bilginin niteliğinde değişim ortaya çıkmaktadır. Bilgi, hem kişisel bir kaynak olarak, hem de kilit ekonomik bir kaynak olarak görülmektedir. Günümüzde, bilgi toplumunda ise bilgi anlamlı tek kaynak olarak benimsenmektedir. Geleneksel üretim faktörleri yani doğal kaynaklar, emek ve sermaye ortadan kalkmamakta ancak, ikinci plana düşmektedir. Söz konusu üretim faktörleri bilgi sayesinde elde edilebilir kaynaklardır. Burada bilginin niteliği de önemlidir. İşe yarayan bilgi, sosyal ve ekonomik sonuçlar getirebilecek bilgi önem kazanmaktadır. Bilginin oluşumuna katkı verecek ve bilgiyi kullanacak olan ise insandır. Bilgi toplumunda diğer önemli girdi insan faktörü olmaktadır. Burada, düşünsel anlamda emek faktörünün gelişimi, insana yapılacak yatırımlar ön plana çıkmaktadır. Bilgi toplumu; yeni temel teknolojilerin gelişimiyle bilgi sektörünün, bilgi üretiminin, bilgi sermayesinin ve nitelikli insan faktörünün önem kazandığı, eğitimin sürekliliği ön plana çıktığı, iletişim teknolojileri, bilgi otoyolları, elektronik ticaret gibi yeni gelişmeler ile toplumu ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal açıdan sanayi toplumunun ötesine taşıyan bir gelişme aşaması olarak tanımlanabilir. Sosyoekonomik gelişme sürecinde başta insan faktörü ve bilgi olmak üzere tüm alanlarda yapısal değişimi gerekli kılan, sanayi toplumunun uzantısı olarak ortaya çıkan bilgi toplumu, "bilgi ekonomisi", "sanayi-sonrası toplum", "bilişim toplumu", "bilgi çağı" ve benzeri şekillerde ifade edilmektedir. Ayrıca; sos yo - ekonomik gelişme sürecinde tarım devrimi birinci dalga, sanayi devrimi ikinci dalga, enformasyon devrimi veya bilgi toplumundaki gelişmeler ise "üçüncü dalga" olarak nitelendirilmektedir. Üçüncü dalga, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal alanda yeni bin yaşam biçimi getirnektedir. Bu yeni gelişmeler yeni davranış biçimlerinin oluşmasına yol açmakta ve toplumu standartlaşma ve merkezileşmenin ötesine taşımaktadır. Bu yeni uygarlık, farklı bir dünya görünümünü de beraberinde getirmekte; zamanı, mekanı, mantık ve nedenselliği ele almada kendi özgül biçimlerini geliştirmekte ve geleceğin politikasının ilkelerinin de kendine göre oluşmasına yol açmaktadır. Tüm dünyayı kısa zamanda etkisi altına alan bilgi toplumunun temel titizliklerini ise sanayi toplumunun özellikleri ile karşılaştırmalı olarak şu şekilde sınırlandırabiliriz: • Sanayi toplumunda maddi seı7rıayeııin bilgi toplumunda bilgi ve insan sermayesi almaktadır.
|