|
Abruzzi
|
 |
« Yanıtla #5 : Mart 10, 2008, 16:39:32 ÖS » |
|
gerekmektedir. Film üretimi öncesinde bu olgunun da göz önünde bulundurulması, toplumsal gelişmenin sağlanabilmesi için çok önemlidir. Propaganda amaçlı filmlerin en büyük hedef kitlesi çocuklar ve öğrencilerdir. Günümüz büyük endüstri kuruluşları bunun farkında olarak yatırımlarında bu yöne ağırlık vermektedirler. Filmlerin oluşturulmasında özel program komiteleri kurulmakta ve bunlar hemen hemen tek belirleyici olarak görev almaktadır. Artık bazı büyük şirketler kendi film üretim birimlerini oluşturmuşlardır. Sinema nitelikli yapımlar ortaya koydukça, sinema salonlarının gişeleri önündeki kuyruklar uzamakta ve halk çıkarının ön planda tutulması giderek yaygınlaşmaktadır. Bunun ötesinde film izleyicileri artık belirli bir zümre olmaktan çıkmıştır ve her kesimden insanlar film tüketicisi olmuşlardır. Sıradan izleyicinin yanı sıra sinema tutkunları her geçen gün artmaktadır. İnsanlar görmek istedikleri filmlerin yanı sıra kendilerini zorlamalarını gerektiren yapımlara da ilgi duymaya başlamışlardır. Bahsettiğimiz bu sinema hareketi yalnızca İngiltere’de değil, Güney Afrika, Yeni Zelanda, Kanada, Avustralya, ABD’de ve pek çok başka yerde oluşmaya başlamıştır. Ticaret dünyası bu gelişimin ciddiyetinin farkındadır. Pek çok yönden bu yayılma denetim altında tutulmaya çalışılır. Öykülü filmlere olan ilginin sona ermesinden korkulmaktadır. Sansür konusu da öykülü filmler için başlı başına bir risk etmeni olarak durmaktadır. Bazı film şirketleri hem eğlence filmi hem de belgesel yapımına ağırlık vererek olası tehlikelere karşı önlem almışlardır. Güdülen propaganda amacı, edilecek kardan daha önemli bir yapı olarak kendini göstermektedir. Propaganda amacı güden kişi ve kuruluşlar, film gelişimi alanında pek çok olumsuzluğu da beraberlerinde taşımaktadır. Sinemanın sanatsal niteliği, bu tür yapımlar nedeniyle hak ettiği yeri bulamamaktadır. Ürün oluşturma aşamasında bu öğenin mutlak göz önünde bulundurulması gerekir.
5.BELGESEL FİLMDE PROPAGANDA
İngiliz Belge Sineması akımını oluşturan John Grierson sinema üzerine düşüncelerini şöyle özetliyor: “Sinema ne bir sanattır ne de bir eğlence. Bir yayın biçimidir ve yüz ayrı izleyici öbeği için yüz ayrı biçimde yayın yapılabilir... Bunların içinde en önemlisi propagandadır... Halkla daha yaratıcı ve yaygın biçimde iletişim kurmak git gide yoğunlaşan bir gereksinme haline gelmekte... Sinemayı bir kürsü olarak görüp bir propaganda aracı olarak kullanıyorum.” Belgesel evrimi içinde aracın yeterliliğini arttırmaya yönelik çalışmaların da bulunması şaşırtıcı değildir. Sinema, tiyatro geleneğine yakın kalmasının yanı sıra, belgesel yöntemlerle oluşturulan propaganda amaçlı yapımlardan vazgeçememiştir. Sinema, politik propagandanın özel bir aracı olarak, Sovyet okulunun karakterini yansıtmaktadır. Sovyet okulunu takiben sırasıyla İngiliz, Alman ve İtalyan okullarının propaganda amaçlı belgesel çalışmalarından bahsedilecektir. İlk aşamada, Sovyet Sineması, Avrupa ve Amerika üretiminden tamamen farklı bir ideolojiye sahiptir. Burada propaganda yapmanın tüm amacı yeni oluşturulan birliğin gücünün ortaya konulmasıdır. İşçi Devrimi ile ilgili olarak, dağıtımı geniş ölçeklerde yapılan dramatik filmler gerçekleştirilmiştir. Devlet böylece insanların yeni toplumsal inanışlara karşı uyumlu olmasını amaçlamıştır. Sanatçı, tekniğin özgürlüğünün izin verdiği ölçüde sinemayı böyle bir hedef için kullanılabilmektedir. Hammadde noksanlığı ve amaç yokluğu, bu amaçla yapılan ilk Sovyet filmlerinin çok büyük zorluklarla oluşturulmasına neden olmuştur. İlk filmlerde, biçemler ve fikirler tiyatrodan alınmıştır. Amerika ve Avrupa öykülü filmlerine benzerlikler taşınsa da onlardan daha katı bir yapıdadır. Ancak zaman geçtikçe konunun gereklerine uygun olarak tiyatro öğelerinden uzaklaşılmış ve selülidin kendisi ile ilgilenilmeye başlanmıştır. Kuleşov ve Vertov, kurgulama çözümlenmesinden yola çıkarak film yaratımı yaklaşımına doğru ilk girişimlerde bulunmuşlardır. Görüntülerin birleşmesine ilişkin olarak daha önceki bilimsel deneyler, haber-gerçel hammaddesinin, olayların betimlenmesinden daha yüksek amaçlarla biçimlendirilmesi yapılmıştır. Eisenstein ve Pudovkin’in büyük devrimci filmleriyle –Potemkin Zırhlısı, Ekim, Ana, St. Petersburg’un Sonu- bu kuramlar daha da gelişmiştir. Yaşayan sahnelerin kullanımı, öykünün temel yapısı ve ortak düşünceler ile oluşum sağlanmaktadır. Pudovkin, doğal olarak, kitlelerin ruhunu vurgulamak için, bireyleri ele alma yöntemi (bazen oyuncuları kullanarak) izlemiştir. Eisenstein ise ilk üç filminde, kitleleri bir bütün olarak ele almış ve verilen konunun yorumlanmasında onları bu şekilde kullanmıştır. Daha sonra, her ikisi de Kuleşov’un daha önceki deneylerinden yola çıkarak, bilimsel kurgulama yöntemlerini uygulamışlardır. 1917 İşçi Devrimi ile ilgili olaylar Ekim (October) filminde ele alınır. Bu, ideolojik kapsamı olan ilk yapımdır; Eisenstein, burada sinemanın tamamen yeni biçimlerinin, film tekniği bilgisini kullanmıştır. Onun senaryosunda şunlar yazılıdır: “Bu, Ekim Devrimi’nin onuncu yıldönümünün filmidir. Şubat’tan Ekim Devrimi dönemine kadar geçen süredeki olaylar ele alınacaktır. Bu, tarihsel bir filmdir.” Eisenstein, sahnelerini oluştururken bu özdeği kullanacaktır. Yaklaşık on yıl önceki belgeler titizlikle incelenir. Yönetmenin ve yapımı kontrol altında tutan kuvvetlerin amacı, gerçek olay ve insanların seçilmesi ve sunulmasıdır. Çok kesin bir tarihsel betimleme yapılması istenmez. 1917’nin olayları, politik düzlemde ele alınacaktır. Bu yapılırken Troçki dışarıda tutulacaktır. Yalnızca dramatik yapının basit biçimleri değil, taşlama ve karikatür gözlemleri de yapılacaktır. İzleyicinin, doğruların, istenen politik kabullenme doğrultusunda ikna edilmeleri gerekmektedir. Burada, Kerensky karakterleştirmesi ile göze çarpan bir alaycılık görürüz. Bunun yalnızca propaganda amacının bir sonucu olduğunu söyleyebilirsiniz. Öyledir. Ancak bunun daha fazlası vardır. Bu, bilinen şeylere yeni anlamlar katan, belgesel yaklaşımın bir biçimi yaratılmaktadır; kişiler ve nesneler, oldukları gibi yansıtılmazlar. Onlar yeni bir görünüm içinde sunulurlar. Gerçek olaylar ve gerçek fenomen, film kuvvetlerinin, yönetmenin amacına uygun olarak, değişik görünümlerde biçimlenmiş özdeğe dönüştürülür; bu durumda diyalektik yaklaşım araçları ile politik sonuçlara hizmet edilir. Tarihsel bakış açısı ile değerlendirildiğinde, Sovyet Sineması’nın ikinci aşaması, ilk Beş Yıllık Planın çizgisi doğrultusunda acil gerekliliği bulunan toplumsal ve ekonomik yeniden yapılanma projesindeki temaların yerine getirilmesidir. İşçilerin büyük bir inanç, istek ve hevesle bu işe soyunmaları gerekmektedir. Ne pahasına olursa olsun bu amacın gerçekleştirilmesi gerekir. Daha önce kullanılmış devrimsel konular yeniden hayat bulacaktır. Eskinin yerine, yeni gelen düşünce geçecektir. Geçmiş inanışlar yenileriyle yer değiştirecektir. Batıl inançlara sahip köylüler üzerinde başarı kazanılacaktır; diğer bir deyişle, ülke bir okula dönüştürülecek ve sorunlar bu şekilde çözümlenecektir. Earth, Genel Çizgi (Generalnaya Linya) ve Turksib, üzerinde durulması gereken filmlerdir; onlar kazandıkları başarının çok ötesinde öneme sahiptirler. Dovçenko, Earth filminin gerçek temasının, doğanın romantik, pastoral yapısına, güzel ve duyarlı sanatsallığına bir kaçış olduğunu söylemektedir. Eisenstein, kollektifleşmede küçük, gerçek çıkarların olduğunu keşfetmiştir. Turin’in Turksib filmi ise yalnızca, saf belgeselliğe Sovyet yaklaşımının çizgisi olarak tanımlanmaktadır. Öyle Türkistan-Sibirya demiryolunun yapılması ve bunun ekonomik gereksinimlere olan etkisini ele almaktadır. Bölgelerin ekonomik-coğrafik karakterlerinden kaynaklanan sorunlar, demiryolunun yapılması için gerekli olan maddelerin toplanmasının bir tarzda ele alınması, demiryolunun belli bir zaman dilimi içinde bitirilmesinin zorunluluğu, filmin işlenişini belirleyen unsurlar olarak göze çarpmaktadır. Turksib’de, daha sonraki yıllarda geliştirilecek olan yeni bir belgesel yöntemi göze çarpmaktadır. Bu filmin yapısı sonucunda yalnız Sovyetler Birliği izleyicileri değil, filmi seyreden tüm yabancı izleyiciler kendi ülkeleri için de demiryollarının çok önemli olduğunu düşünmeye başlamıştır. Sovyet Sinemasının daha sonraki aşamalarında, yalnızca birkaç örnek, çıkış noktası açısından dışarıdan gelmiştir. Ancak belgesel ve eğitim filmlerini geliştirmek için büyük ölçekli bir eğilimin olduğu bilinmektedir. Vladimir Schneiderov, Blioch, Posselsky, Yerofeyev ve Kolotosov gibi yönetmenlerin çalışmaları Kutup Bölgeleri, Türkiye, Arabistan ve İran ve belgesel yaklaşıma uygun yapıdaki daha pek çok yerdeki en ilginç gelişmeleri ele alacaktır. Moskova, Leningrad, Rostock ve Odesa gibi film merkezlerinde ses sorunları ve yeni ideolojinin vurgulanması sorunu ve bunların yeni nesle öğretilmesi konusu üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Man and Jobs, Counterplan ve Salt of Svanetia, çok ilginç filmler olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak 1935 Moskova Film Festivali’nde önceki sinema konferansında bu filmler hakkındaki yargılar daha kişisel boyutla olmuştur. Sovyetler Birliği yaşayan bir konuya, canlı sahnelerle yaklaşmakta ve belgesel amacını bu şekilde ortaya koymaktadır. Yeni politik ve toplumsal sistemlerle ilgili olarak ideolojiden yola çıkılmaktadır. Böylece yeni teknik oluşum biçimleri ve doğal maddenin yeniden yorumlanmasıyla, belgesel yaklaşımlar belirlenir. Romantik ekolün teknik yöntemleri ve insanın doğaya karşı mücadelesi düşüncesinden daha önemli olarak modern gereksinimlerin ortaya konması, Kıtasal Gerçekçilerin izlenimci fikirlerini ortaya koymaktadır. Daha sonra bu propaganda üretim ekolünün ne denli önemli olduğunu göreceğiz. Bu ekol yaklaşımını, diyalektik yöntemler üzerine oturtmuştur. Fikirlerin eski algılamalarını bir kenara bırakır ve belgeselde yeni bir geleneğin başlangıcını oluşturur –bu diyalektik biçimdir-. Sinema, bir ulusal yayın olarak ifadesini İngiltere’deki belgesellerde yaratmıştır. 1928 yılında bir hükümet birimi kurulmuştur. Bu dönemde hükümette kırk beş birim bulunmaktadır ve Film Birimi bunların sonuncusudur. Sinema doğal olarak bölgesel araç satışları, ithal edilen gıdaların boşa kullanılanlarının hesaplanması, yurt içi ve yurt dışındaki satış araştırmaları vb. çalışmalarından daha az önemli olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım nedeniyle ağır aksak bir ilerleme görülebilmektedir. Ücretlere ve aletlere çok az para ayrılmaktadır. Ancak yine de belgesel türün tohumları atılmaya başlanmıştır. Bu tohumlar gelişerek, gelecek yıllarda çok önemli işlevleri yerine getirecektir. Ortaya yeni ürünler çıkmasıyla Birim’in prestiji gün geçtikçe artmaktadır. Bunun gerçekleşmesinde John Grierson’un kişisel çabalarının da çok büyük önemi vardır. Grierson, Birim’in ilk yöneticisi ve daha sonra da yapımcısı olmuştur. Sir Stephen Tallents de göz doldurucu çalışmalarda bulunmuştur. Ancak üretilen filmler kısa süreli etki yapmakta ve kısa sürede unutulmaktadır. Bu durum, bir halk duyumu oluşturmayı zorlaştırmaktadır. Birim üyelerine deney yapma serbestliği tanınmıştır. Zor koşullar altında önemli çalışmalar gerçekleştirilmektedir. Sonuçta, Sovyetler Birliği’nin dışında ilk kez bir grup belgesel oluşturma alanında önemli aşamalar kat etmiştir –modern deneyimin sorunları ve gerekli unsurların bazıları sinema terimleriyle “yaşama” geçirilmiştir-. Sosyolojik bakış açısıyla değerlendirildiğinde İngiltere Film Birimi İngiltere’nin çalışan kesiminin portresini çizmek konusunda ilk girişimci olduğu için çok önemlidir. Bu kesim, insan olarak, varlığın temel unsuru olarak ve topluluk olarak büyük öneme sahiptir. Güncel filmlere geri döndüğümüzde, Walter Creightan ismiyle karşılaşırız. Birlik üyeleri öncelikle mevcut filmlerin çözümlenmesini yaparak işe başlamışlardır. Bu filmler arasında Berlin: Bir Kentin Senfonisi, The Covered Wagon, The Iron Horse ve önemli Sovyet yapımları vardır. Kısa sürede üretime geçilecektir. Grierson Balıkçı Tekneleri (Drifters) yapımını gerçekleştirir. Creighton 1929’da One Family (Bir Aile) belgeselini yapar. Balıkçı Tekneleri, Grierson’un tek başına çektiği tek filmdir. Film, yapılış amacından daha önemli bir konuma ulaşmıştır. Pratik deneyim kazanma amacıyla yola çıkıldığı halde, film bu boyutu aşarak uluslar arası bir üne kavuşmuştur. Kuzey denizindeki balık avlama çalışmaları ekrana taşınmıştır. Böyle bir yaklaşım, sıradan bir insan tarafından ilk kez gerçekleştirilmektedir. Ağlarla yakalanmış balıklar, balığı yalnızca tertemiz olarak tabağında görmüş olanlar için ilginç bir deneyim olacaktır. Bu, Film Birimi’nin sıradan bir “yaşama geçirme” çalışması değil, duyumsal değerlerin tam bir dram olarak ortaya konmasıdır. Yaşam savaşı olarak yapılan işin görünümünde fiziksel çalışmanın bilimsel özelliğinin yorumlanması yapılmaktadır. Bunun ötesinde gemiler, deniz ve havanın bir bütün olarak şiirsel algılaması gerçekleştirilir. Diğer bir deyişle, Grierson basit bir temayı ele alarak, var olan özdeği kullanmış ve bu temanın ve günlük varlığın küresindeki özdeğin ilişkilerini yorumlayarak dramatik bir film ortaya koymuştur. Biçem ve teknik bir yana bırakılırsa, Balıkçı Tekneleri bu ülkede belgesel yapımının oluşumunu belgelemektedir. O, belki toplumsal amaçların tam bir ifadesinden yoksundur. Üretim kuvvetleri sınırlandırılmıştır. Ancak, yalnızca betimleme ve yüzeysel gözlemden daha büyük amaçlarla yola çıkılmıştır. Denizin şiirselliği ile insanların çalışması içten bir şekilde birleştirilmektedir. Grierson, eğitim filmi olan Conquest’ten sonra yapımcılığa döndü ve daha sonra film danışmanlığı çalışmalarını da beraber yürüttü. Hepsi genç ve istekli olan taze zihinlerle ve belgesel için ayrılan fonlar ile bu tür yapımlar gerçekleştirilebiliyordu. “Sorun” diyordu Grierson, “Balıkçı Tekneleri filminin başarısını yinelemekti. Ancak bunu garanti edecek hiçbir şey yoktu. Yarım düzine yetenekli yönetmen ve yüzlerce çalışan bunun sıkıntısını yaşıyordu.” Belgesel yapımın, bireysel çabalardan çok, topluca çalışmanın bir ürünü olduğu gerçeği yavaş yavaş yerleşmeye başlamıştı. Bazı yönetmenler mekanik araçlarla yoğunlaşırken, bazı yönetmenler daha lirik yaklaşımlarda bulunuyorlardı. Örneğin Flaherty’nin Industrial Britain filmi, kamera hareketlerinin güzelliğine hayranlık kazandırıyordu. Burada, onların filmlerinden yalnızca çok göze çarpanlarını sıralayacağız: Arthur Elton’dan The Voice of the World (Dünyanın Sesi), Shadow on the Mountain (Dağdaki Gölge) ve Aero-Engine; Basil Wright’tan O’er Hill and Dale, Country Comes to Town, Cargo from Jamaica ve Windmill in Barbados; Legg’den New Generation; ve John Taylor’dan Lancashire of Work. Büyük Britanya’da yaşam, artık belgesel filmler aracılığı ile öğrenilmektedir. İmparatorluğun deniz ötesi bölümleri için de aynı şey söylenebilmektedir. Her geçen gün yeni filmler üretilmektedir; Weather Forecast (Hava Durumu), Under the City, Six-Thirty Collection, Cable-Ship ve Droitwich bunlardan bazılarıdır. Artık belgesel film çekme yöntemleri yavaş yavaş yerli yerine oturmaya başlamıştır. Ticari yaşamdaki üretim olanaksızlıklarına karşın, film yapımı devam etmektedir. Ülkenin ve toplumsal oluşumun gelişmesi için bunun yapılması gerekmektedir. Çalışmalar, Rusya dışında dünyanın hiçbir yerinde olmayan belgesel film üretiminin gerçekleşmesini sağlayacaktır. Burada, İngiltere’deki belgesellerin övgüsünün yapılması yerine, oluşturulan Film Birimi’nin başarılarından söz edilmektedir. Bu birime karşı zaman zaman ağır eleştiriler gelmiş olmasına karşın, İngiltere’nin önde gelen tüm yönetmenlerinin, en azından bir dönem için bu birimin üyesi oldukları veya birim ile işbirliği içine girdikleri unutulmamalıdır. The Song of Ceylon (Seylan Şarkısı), For All Eternity, Coal Face, Citizens of the Future, Alexandre Shaw’ın doğu çizgisindeki filmleri
|
|
|
|
|
Logged
|
OgrenciForum.Org
|
|
|
 |
Sponsor |
|
|
|
Logged |
|
|
|
Abruzzi
|
 |
« Yanıtla #6 : Mart 10, 2008, 16:40:51 ÖS » |
|
ve Arthur Elton’un yapımları, bunların her biri biçem ve düşünce çıkış noktaları olarak Grierson’un biriminden etkilenmiş ürünlerdir. Sovyet filmlerinin, politik ve toplumsal uçlu propaganda yapımlarına ağırlık verdiklerinden bahsetmiştik. Teknik açıdan İngiltere’nin böyle bir olanağı olmamıştır. Ancak Alman Nazileri ve İtalyan Faşistleri, Sovyetler Birliği ile benzer bir tutum sergileyecektir. Bütün Alman film yapısı Dr. Goebbels tarafından kontrol altında tutulmaktadır. Düşmanların gerçekleştirdiği Potemkin Zırhlısı filmi, en iyi örnek yapım olarak kabul edilmektedir. Sonuç olarak iki önemli yapım ortaya çıkacaktır. Bir tür, Hitler’in belgesel biyografisi olan Azmin Zaferi (Triump of the Will) ve yönetmenin bakış açısıyla büyük ölçüde değişen, bir politik ideoloji yorumlama filmi olan The Blue Light (Mavi Işık). Burada görkemli teknik yapısı nedeniyle The Right of Man (İnsanoğlunun Hakkı) filminden de bahsedilebilir. İtalya’da ise çok fazla başarı kazanamayan Acciaio yapımından söz edilebilir. Mussolini’nin direktifleri doğrultusunda gerçekleştirilen film, İtalya’da belgesel yöntemlere yaklaşımı sergilemektedir.
III. BÖLÜM GÜNÜMÜZDE BELGESEL FİLM
Dünyada belgesel film yapımı büyük zorluklar içinde gelişimini sürdürmüştür. Sanatçılar ve yazarlar, bu türün gelişmesi için yoğun çabalar harcamışlardır. Belgesel filmin gelişmesi idealizm gerektirmektedir. Bu olmadan tam bir yapılanma gerçekleştirilemez. İngiltere’den Auden, Isherwood ve Spender, Fransa’da Malraux, İtalya’da Silone gibi yazarlar, belgesel filmin üzerindeki baskının sona ermesi için çalışmışlardır.
A.FİNANSMAN SORUNU
Belgesel film, bir sponsorluk sistemi altında gelişimini sürdürmektedir. Hükümetler, endüstri kurumları, belgesel finansmanlığını yapmayı sürdürmelerine karşın, 1939’dan beri bu alanda yeni sorunlarla karşılaşılmaya başlanmıştır. Hükümetlerin göz ardı edemeyecekleri gerçeklerden bir tanesi sinemanın, dünyadaki tüm insanların düşüncelerini değiştirebilecek bir güce sahip olduğudur. Amerika Birleşik Devletleri, sinemanın propaganda amaçlı olarak kullanılabileceğini fark eden ilk ülke olmuştur. Savaş sonrasında Amerikalılar bu alanda yoğun çalışmalara girişmişlerdir. Günümüzde ise sinemanın böyle bir amaçla kullanılması, her tür demokrasinin yıkımına yol açabilecek bir olgudur. Radyo, gazete, film gibi yayın araçları, demokratik ideallerin yanlış yönlendirilmesine sebep olabilmektedir. En eski demokrasi beşiklerinden biri olan İngiltere’de sinemanın bu tür yanlış kullanımının önüne geçilebilmesi için yoğun çalışmalar yürütülmektedir. Film maliyetinin çok yüksek olması kişilerin yarı resmi organlarla işbirliği yapmak istemesine yol açmaktadır. Bu şekilde oluşturulmuş iş örgütlenmeleri film dünyasının gelişmesine yardımcı olmaktadır. Artık sinema, yalnızca sinemaya gönül vermiş hevesliler tarafından yapılmamaktadır. Endüstri kuruluşları, taşımacılık şirketleri, vb. karlı gördükleri filmlerin finansmanını üstlenebilmektedir. Onların sermaye ve gelirlerinin büyük olması bazen kar amacı gütmeyen yapımların da gerçekleşmesini sağlar. Çok sayıda kültürel ve belgesel film bu şekilde ortaya konmuştur. The Voice of the World, Contact, Shipyard ve Sea Change buna örnek olarak verilebilir. Ancak hala halk için bir film programı oluşturulmamıştır. Birkaç istisna dışında film kiralayıcılarının belli bir sinema politikası yoktur. Cinsellik, filmlerde en fazla sömürülen unsurların başında gelmektedir. Sinema alanında atılan bazı yanlış adımlarla, geriye dönüşü olmayan süreçlere girilmiştir. Bunun yanında kuruluşlar belgeselden çok tanıtım filmi diyebileceğimiz yapımları da finanse etmektedirler. “Propagandanın kibarcası tanıtma filmleri. Bunlarda gerçeklerin bir bölümünü örtbas etme, bir bölümünü öne çıkarma vardır. Örtbas edilenler kurum ya da kişilerle ilgili olumsuz yönlerdir. Böylece bunlara belgesel denemez. Bir belgeselci de zaten propaganda filmi yapmaz.” biçiminde konuyla ilgili görüşlerini ifade eden Süha Arın hükümet desteği ile çekilen filmler için ise; “Bir kere hükümet yaptırıyorsa, denetim kaygısı ve kuşkusu her zaman vardır. Çünkü bir başkaldırıdır sanatçının yaptığı şey. Düzene karşı gelmektir. Daha iyiyi, daha güzeli, daha doğruyu aradığı için, ister istemez birçok yerleşik görüşe aykırı bir pozisyona düşecektir. Onun için hükümetin subvanse ettiği, finanse ettiği filmlerde hükümet ne kadar özgür bırakabilir belgeselciyi? Veya belgeselci ne kadar otosansür uygulamadan rahatlıkla, film yapabilir? Ben belgeselci olarak bugüne kadar birçok kurum ve kuruluşa film yaptım. En özgürce çalışabildiğim, kendi cebimden finanse ettiğim Tahtacı Fatma’dır... Diğer filmlerimde hep bir kuşkum olmuştur. Ya şöyle bir şey dersem, bunu finanse eden acaba itiraz eder mi? diyerek kaygılarını dile getirmektedir. Konulu olmayan filmlerin de yüksek bir başarıya ulaşması sinema adına memnun olunacak bir durumdur. Ancak bu tür filmler hala kendi yağlarıyla kavrulacak düzeye gelememiştir. Bunların varlıklarını, sayı ve nitelik açısından arttırarak, sürdürebilmeleri için, çeşitli kesimlerin desteğine ihtiyaç duyulmaktadır. B.B.C.: The Voice of Britain buna bir örnektir. Bu alanda başarı kazanabilmesi için ilk olarak haber gösterimi yapan sinema salonlarının yaygınlaşması gerekmektedir. Büyük sinema salonlarında birinci sınıf kısa film gösterileri yaparak insanların bu tür filmlere alıştırılması yapılması gereken bir başka şeydir. Dağıtım yine önemini korumaktadır. Ancak bunun da halk beklentisiyle paralellik gösterdiği unutulmamalıdır.
B. NEREYE KADAR BELGESEL?
“Güzelliğin ve gerçekliğin görkemliliğinde iki uç nokta vardır. Gerçeği arayan yönetmenler vardır, eğer bulurlarsa bu güzel olacaktır. Diğerleri güzeli ararlar, eğer onlar da bunu bulurlarsa o da gerçek olacaktır. İşte bu iki uç nokta kurmaca ve belgeseldir.” Jean Luc Godard “Belgesel tür nedir?” sorusunun karşılığında, Nijat Özön’ün tanımı: “Belgesel tür, yapıntıya (fiction) yer vermeyen ya da pek az yer veren, gerecini, konusunu doğrudan doğruya doğadan alan, dışımızdaki dünyayı gerçeğe elden geldiğince uyarak, nesnel bir tutumla yansıtmaya çalışan türdür.” Genellikle gerçeğin nerede bitip, öykünün nerede başladığı belirgin olmayan dramatik belgesel filmler özellikle önemli tarihi olayların hayale dayanarak yeniden oluşturulmasıdır. Dramatik belgesel film yapımcıları sanat ile gerçek arasındaki sınırı geçerken bunu haber vermeden ticari amaçla yapmaktadırlar. Bu tür belgesel filmlerde tarihin yorumu yanlı bir biçimde sergilenerek ileri gelen kişiler kahramanlaştırılmaktadır. Örneğin; Backstairs at the White House (Beyaz Saray’da Arka Merdivenler) adlı dramatik belgesel yirminci yüzyıl Amerikan başkanlarının özel hayatıyla ilgili propaganda amacı taşıyan bir filmdir. Konuşmaların çoğu aile içindeki özel konuşmalar olduğundan sonradan uydurulmuştur. Belgeselde oyuncu kullanımıyla ilgili Süha Arın'ın düşünceleri ise şöyledir. “Oyuncularla olmaz. O kurmacadır, imgeseldir. Yani dramatize belgesel diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Dramatize belgesel dedikleri tür tümüyle kurmacadır. Ancak şöyle denebilir, bir yazıyla, bu kurmaca filmde, bu imgesel filmde, gerçeklere tümüyle sadık kalınmıştır, o kadar.” Dramatik belgesel filmler öykü ve gerçeği karıştırarak savunulması istenilen siyasi ve sosyal bakış açılarının propagandasını yapabilmektedirler. Çünkü izleyici diğer film ve televizyon programı türlerinden daha fazla dramatik belgesellere inanmaya hazır durumdadır. “Belgesel “Amerikan yüksek mahkemesinin üyelerinden birine sormuşlar, “Müstehcenle erotik olanı nasıl ayırt ediyorsunuz?” diye. Gülmüş, “Hangisi pornodur, hangisi erotiktir, seyrettiğim zaman anlıyorum.” Belgesel de böyledir. Seyredildiğinde belgesel mi propaganda filmi mi olduğu anlaşılır.” Süha Arın’ın da işaret ettiği gibi benim düşünceme göre de pornografik ve erotik olanın ayrımıyla propaganda filmleriyle belgesel film arasındaki ayrımda paralel bir bağıntı var. Pornografide olduğu gibi propaganda filmlerinde de eşitsizlik üzerine kurulmuş bir yapı mevcut. Erotizmde bireyler arası kendi varlıklarını eşit şartlarda ifade edebilecekleri bir ilişki tanımlanmış. Belgeselde de propagandanın aksine izleyiciyi kalıplara hapsetmeyen, özgürce yorum yapmasına fırsat veren bir üslup ve anlayış benimsenmelidir. İngiliz yönetmen Paul Rotha’ya göre “Belgesel sözcüğü konuyu ya da biçimi değil, yaklaşımı belirler... İzleyici üzerinde iyi bir etki uyandırabilmek için her türlü teknik ve yöntemden yararlanılabilir. Belgesel sinema öykülü sinemadan ereğiyle ayrılır.” Genellikle toplumsal içerikli filmlerin belgeselliğini tartıştık. Özellikle hayvanları anlatan doğa belgeselleri konusuna da değinmek istiyorum. Bilkent Üniversitesi öğrencilerinin kendi aralarında fikir alışverişinde bulundukları bir e-mail listesinde Hatice Dalkır isimli öğrencinin şu düşünceleri ilgimi çekti: "… Gerçekçilik-Biçimcilik yaklaşımlarının toplumsal filmler bağlamında konuşulmasını anlıyorum da, çok güzel hayvan belgeselleri seyrediyorum ve bunları ne Grierson'la ne de Rotha'yla açıklamam mümkün değil. Ben de diyorum ki doğa filmleri tam da yapısal olarak Griersoncu akımın içine düşer (bunun için toplumsal konu olması gerekmez). Nedenlerine gelince; birincisi, "kontrollü film diye nitelediklerimin tipik örneklerindendirler. Bir üstses daima vardır, kurgu yoluyla hikayenin sahikuladesi yazılır ve hayvancıklar insani perspektifin cenderesinde sunulurlar. Müzik dramatizasyon açısından toplumsal ve diğer konuları içeren filmlere göre çok daha etkileyici ve yukarıda sayılanların hepsinin güçlü dikte ettirici nitelikleri vardır. Zorunlu olarak da yukarıdan aşağı-experlerin sah'i anlamında- belirlenmiş filmlerin mutlak tarzını oluştururlar. Daha geçenlerde hayvan belgesellerinin nasıl hazırlandığına ilişkin bir film seyrettim TV'de. Sağ arka bacağı yaralı bir hayvanı -tilki- hikayeyi kurarken göstermeleri gereken açıdan çekimi bir türlü gerçekleştiremezler. Yapabildikleri tek çekimin karesini ters çevirerek, ancak bu defa sol bacak yaralıymış gibi görünür ister istemez- kullanırlar ve çekimcinin dediğine göre fazla dikkatli değilse seyirci bu trükleri göremez. Zaten kendimizi hikayeye kaptırmamız işten bile değil. Bu filmlerin zorluğu kuşkusuz saatler-günler, aylar- alan çekimler gerektirmesi. Sonunda işler çok pahalıya da çıkabileceği için elde olanı kurgu yoluyla bir şeylere benzetmek; öte yandan tehlikesi de malum. Fakat hayvanlara ilişkin filmler kadar insanın voyeristik-dikizci- yanını açığa vuran filmler bulmak zor. Öte yandan sanki hayvan çekimlerini bir hikaye içinde seyretmez isek kendi yaşamımızla ilişkilendirmesi zormuş gibi bir tasa filmcileri fazlasıyla meşgul ettiğinden (kanallara satış ve alıcı bağımlılığı da düşünülürse) bu derece kontrollü filmlere gerek duyuluyor herhalde."
C.TELEVİZYON VE BELGESEL FİLMLER
“Kapitalist toplumlarda, sosyal sorunları irdeleyen, insanları düşünmeye zorlayan, kamusal bir öz içeren belgesellere çok az yer veriliyor, hatta hiç yer verilmiyor. Çünkü insanların onları düşünmesi istenmez. O sorunları meclisiniz, parlamentonuz düşünüyor, merak etmeyin izlenimi verilir. Siz akşama kadar yoruldunuz, canınız çıktı, seyredin, dinlenin. Dinlendirme seansıdır televizyon.” Belirli, sınırlı yayıncılık ve doğrudan yayın, iletişim endüstrisinin karşı konulmaz gerçeği durumuna gelince belgesel filmciler ürünlerini kitle etkisiyle yapmaya ve video ile kablolu yayının da ortaya çıkmasıyla sınırlı düşünerek özel ilgileri olan izleyicilere seslenmeye başladılar. Bu amaca ulaşmak için yapılan çabalar daha yüksek paydadaki daha çok kısıtlanmış izleyiciyi hedeflemektedir. Belgesel filmin kişiliği birçok türde çeşitlenmeyi zorunlu kılmaktadır. Daha çok doyurucu insan gerçeğinin keşfi ve tasarısına yardım etmek için belgesel filmci belgeselin varlığını ve özünü oluşturur. Bu türlerin her biri de sınırlı yayın aracılığıyla mesajlarını özel izleyicilerin ilgilerine sunacaklardır. Belgesel filmlerin her türü televizyon, uydu, kablolu yayınlar, video, bilgisayar ve gelişen kayıt sistemleriyle yeni boyutlar kazanmış ve bunların tümünden belgesel filmciler yeni olanaklar bulmuş ve yaratmışlardır. Ancak, belgesel filmin temel işlevi değişmeden, Vertov’un ve Grierson’ın belirlediği gibi güncel olaylardan kesitler yakalamak ve bunları bir anlam ifade edebilir nitelikte bir araya getirmek olarak kalmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra hızlı bir şekilde gelişen televizyon, belgesel filmleri de değişik yönlerden etkilemiştir. Televizyon aracılığıyla birçok ülkedeki izleyici kitlesi sınırlı amaçlar için yapılan belgesel film deneylerini ve filmleri izleme olanağına kavuştu. 1950’li yıllarda televizyonda gösterilen ilk belgesellerin çoğu II. Dünya Savaşı ile ilgili derleme filmlerdi. Belgesel film yapımcısının televizyona transfer edilişi İngiltere’de savaştan sonra 1947 yılında BBC tarafından, ABD’de de 1948’de özel bir televizyon şirketi tarafından gerçekleştirilmiştir. Televizyon büyük bir sıkıntıda olan belgesel filmlere bu transferlerle yaşam, canlılık vermiştir. Belgesel filmcinin varlığına neden olan üç temel koşula yani filmlerine gösterilen talebe, mesajını ileteceği izleyiciye ve çekim yapması için gereken paraya televizyonun doğrudan müdahalesi belgesel film yapımcılarına yeni ufuklar açtı. Belgesel film açısından ilk televizyon yayınları içinde en dikkate değer olay CBS şirketi tarafından 1951’den 1958’e kadar sürekli olarak gösterilen, Edward R. Murrow’un ve Fred W. Kennedy’nin 1951 Şubat’ında ilk yayını yapılan See It Now (Şimdi Gör) idi. 1959 yılından sonra Fred W. Friendly tarafından hazırlanan CBS Report (CBS Haberleri) da bu programı izledi ve büyük başarı kazandı. See It Now çekişmeli özelliği nedeniyle ticari televizyon şirketlerinin arasında rekabete neden olarak bu tür yayınların gelişmesine yol açtı. İngiltere’de de güncel olaylarla ilgili olarak yapılan ilk televizyon belgesel magazin programı BBC tarafından 1952’den 1957’ye kadar yayınlanan Norman Swallov’un yönettiği Special Inquiry (Özel Soruşturma) adlı haftalık bir programdı. Bu yapımı 1958 ve 1960 yılları arasında Tim Hewat tarafından yönetilen Searchlight (Gösterici) adlı program izleyerek aynı araştırmacı geleneği sürdürdü. Amerika’da da 1960 yılında NBC televizyonu Irving Gitlin tarafından yönetilen White Paper (Beyaz Kağıt) dizisine ABC televizyonu da Close Up (Yaklaşma) adlı belgesel diziye başladı. Bu çalışmalar sonucu İngiltere ve ABD’de güncel olaylarla ilgili belgesel program yapan televizyon da oldukça dinamik bir hale geldi. İngiltere’de Panorama ve Tonight (Bu Gece) adlı belgesel magazin programları da gittikçe büyüyen bir izleyici topluluğu kazanıyordu. Gelişen belgesel film hareketleri içinde yayıncıların objektif, kişisel olmayan, tarafsızlık iddiaları sürerken İngiliz Özgür Sinema akımı içinde yer alan Momma Don’t Allow ve Nice Time filmleri 50’li yıllarda İngiltere’nin yaşamındaki sosyal gerçekleri konu alıyorlardı.
|
|
|
|
|
Logged
|
OgrenciForum.Org
|
|
|
|
Abruzzi
|
 |
« Yanıtla #7 : Mart 10, 2008, 16:42:09 ÖS » |
|
Kanada’da da Days From Christmas (Noel’den Günler) ve The Backbreaking Leaf (Zorlu Yaprak) gibi Wolf Koening ve Terry Fillgate’in verite (gerçek) stilindeki belgesel nitelikli filmleri Canadian Film Board tarafından finanse ediliyordu. Televizyondaki belgesel film hareketlerinde görülen ilginç gelişme yapımcıların soğuk nesnellikten yavaşça kişisel bakış açısına yönelen filmler yapmalarıdır. Joseph Strick’ın The Savage Eye (İlkel Göz) filmi bu gelişime bir örnektir. Peter Watkins’in The War Game’i de Why We Fight ve Victory ‘at Sea’den sonra İngiltere’de şok etkisi yaratan diğer bir filmdir. Vietnam’daki kaos, Amerikan toplumunun bölünmesi, ırkçılık gibi nedenlerden dolayı tarafsızlık ve nesnellik artık önemini yitirerek kişisel yaklaşımlar ön plana çıktı. Bu gelişmelerden televizyon yayınları da etkilendi. 1950 ve 1960’larda yer alan ikinci değişim de hafif film araç-gereçlerinin gelişmesiyle film yapımcısına sanatsal seçeneklerin verilişiydi. Amerika’da Drew Associates, Kanada’da Fillgate, Koening, Kroitor ve Fransa’da Jean Rouch, Chris Marker bu değişimden yararlanan belgesel filmcilerdir. 1960’ların başında bu etkileşim sonucu ortaya çıkan teknik ile senkronize sesli söyleşiler, taşınabilir el alıcılarıyla gerçeğin film yapımcısı ve kameramanın karışması olmaksızın doğrudan kaydı ve film karelerinin hilesiz kurgusu ortaya çıkarak bu teknikler belgesel filmlerin yanında öykülü filmleri de etkiledi. Televizyon için yapılan belgesel filmler şu nedenlerle önemlidir: Televizyon birçok ülkede en büyük ve tek finansördür. Böylelikle sürekli yapımların desteklenmesi için yeterli sermaye ve yayılım sağlanır. Televizyon çok büyük bir izleyici potansiyeline sahiptir. Televizyon önemli toplumsal ve siyasal etkileşimler yaratır. Kişisel bakış açılarının doğrudan verilebilmesi ile birlikte televizyon yapımcıları belgesel filmlerin son şekli üzerinde karar verme ve tasarlama etkisine kavuştular. Bu ise televizyon belgesel filmlerinin gelişmesinde kilit nokta oldu. Belirttiğimiz türdeki yapımcı ve programların en önemlileri: ABC televizyonunun 1960-1963 yılları arasında John Secondary tarafından yapılan Close Up, Secondary ve Helen John Rogers tarafından 1963-1964’te yapılan The Saga of Western Man (Batılı Adam Efsanesi) dizileri, CBS televizyonunun 1953-1955 yılları arasında Edward F. Nurrow ve Fred W. Friendly’nin See It Now, Fred W. Friendly’nin 1953-1969’da CBS Reports, Burton Benjamin’in 1958-1963’te The Twentieth Century (Yirminci Yüzyıl) dizileri, NBC televizyonunun 1952-1953 yılları arasında Henry Salamon tarafından yapılan Victory at Sea (Denizde Zafer), Salamon ve Donald B. Hyatt’ın 1955-1963’te Project XX, Hyatt’ın 1961-1962 arasındaki The World of Series, Irving Gitlin’in 1962-1964’teki White Paper dizileridir. Televizyonun kendine özgü belgesel film teknikleri vardır. Televizyon programlarında çalışan görevliler daha az sayıda ve değişen türdendir. Daha kullanılabilir olan bu küçük topluluklar yönetmen, kameraman ve sesçiden oluşur. Televizyon belgesellerinde doğal sese önem verilerek çekimler sesli yapılır. Röportajlarda da spontane, doğal diyaloglara yer verilir. Wolverton’a göre 60’lı yılların sonları ve 70’lerin başındaki toplumsal hareketler ile 70’lerin ortasındaki ulusal ve yerel politik skandaller belgesel film yapımlarını arttırdı. 70’li yılların sonu ve 80’li yılların başındaki en başarılı belgeselleri üreten CBS ve National Geographic’in mesajları belgesel filmcinin muhabir ve şair karışımı olduğunu iletir. Lumiereler’in ilk sinematograf gösteriminden yaklaşık on yıl sonra Fransa’nın her şehrinde ve dünyanın hemen hemen her bölgesindeki çok sayıdaki insana ulaşan sinema bu arada aydın kesimin de ilgisini çekti. Sinemanın gerçek değerinin farkına varan aydınların kurduğu Lafitte Kardeşler adlı ortaklık ünlü yazarlara senaryolara ısmarlayıp Sarah Bernhardt gibi zamanın ünlü tiyatro oyuncularını filmlerde oynatmaya karar verdiler. Saint-Saens gibi ünlü müzikçilere filmleri için özgün müzik besteleten bu ortaklık sinemada sanat filmi akımını başlattı. Bu akım kısa sürede Fransa dışında diğer ülkelerde de yayılarak sinemanın diğer sanat dallarıyla da ilişki kurmasını sağladı. Başlangıçtaki işlev ve yapısına bakıldığında sinema teknolojisi, basına oranla tüketime daha elverişli ve ileti aktarmak açısından daha etkili görünmektedir. Bir kopyanın düşük maliyeti ve bir gösterim yerinde koltuk ücreti karşılığında yığınlara sürekli gösterilme olanağı, ayrıca görsel iletinin gerçeklik etkisi sinemayı çekici bir yatırım yapmaktadır. Ancak hemen sonra bulunan radyo ve televizyon teknolojileri, tüketim toplumunun toplumsal ve ekonomik koşullarına çok daha uygun gelişince, sinema teknolojisi, Mc Luhan’ın özlü bir biçimde belirlediği gibi eskimekte ve bir sanata dönüşmektedir. Yeni bir teknoloji olayı olarak ortaya çıkan sinemanın zamanla bu özelliğini kaybederek, bir sanat konumuna gelmesinde sanat filmi akımı nedenlerden biri olmuştur. Diğer bir önemli neden ise bu kez televizyonun yeni bir teknoloji olayı olarak ortaya çıkmasıyla sinema teknolojisinin eskimesi ve bir sanata dönüşmesidir. Sinemanın ilk yıllarında haber vermek ve gerçekleri yansıtmak özelliğini sürdüren belgesel film, sinemanın bir sanat konumuna gelişi ve öykülü sinemanın önem kazanması sonucu yorum ve araştırmaya yönelmiştir. Başlangıçta bir olayı yansıtmak, bir haber vermek işlevine sahip olan belgesel filmlerin ve haber filmlerin ağır bastığı sinema bu işlevini radyo ve televizyona bırakacak ve yapımcıların büyük kar amacına yönelik, stüdyo-gösterim salonu-dağıtım şirketlerinden oluşan bir film sanayiine ve buna “sanatsal” katkılarda bulunan senaryo yazarlarından, yönetmenlerden, oyunculardan oluşan bir sanat dalına dönüşecektir. Böylece anlatım sorunlarına, kurgulamaya ilişkin kuramsal tartışmalar bir yana bırakılsa bile, bir yığınsal iletim aracı olarak sinema gerçeklerin dışına taşınmakta ve bu açıdan radyo ve özellikle televizyon teknolojisinin daha sonra kazanacağı işlevlerin öncüsü olmaktadır. Ancak televizyon; belgesel filmin derinliğine araştırma ve yorum niteliğini olumsuz yönde etkilemiştir. Eğlendirme öğesine diğer öğelerden daha çok önem veren televizyonun bir de programlar için ayırdığı kısıtlı süreleri içinde derinmemesine araştırma yapılmasının olanaksızlaşması, toplumsal ve sosyal içerikli yapımlara yer vermeyişi yüzünden yorumun yapılmaması sonucunda televizyon için yapılan belgesel filmler gitgide belgesel tanımından, yani gerçeğin olduğu gibi yansıtılması, haber verilmesi, araştırmacılığa yönelik oluşu gibi öğelerden uzaklaşarak, daha çok eğlence ağırlıklı belgesellere, dramatik belgesellere yönelir. Böylece belgeseller televizyonun etkisiyle temel amaçlarından olan gerçeğin yansıtılmasından uzaklaşırlar. Belgesel filmin gelişiminden etkili olan nedenlerden biri de ses bandının kullanımıdır. Başlangıçta gerçeğin olduğu gibi sesli şeklinde kullanıldığı ses bandı zamanla filme istenildiği yorumu katma amacına hizmet ederek gerçeklerden uzaklaşır ve belirli bir yönlendirme ve bakış açısının kabul ettirilmesi için kullanılır. Ses bandının bu doğrultuda kullanımı sonucu izleyicinin kafasında oluşturulan gerçekler, gerçeklerden uzak olup kendisine inanmaya hazır izleyiciyi yanlış yönlendirmektedir. Özellikle dramatik belgesel filmlerde kullanılan bu yöntem belgesel filmin gerçeği yansıtma özelliğini ortadan kaldırarak çoğunluk öykülü filmler gibi davranmaktadır. Oysa ilk belgesellerde ses öğesi gerçek sesin izleyiciye gerçek görüntü ile birlikte verilmesi amacını güdüyordu. Ayrıca televizyonun belgesel filmler üzerinde yayın kuruluşlarının politikaları aracıyla da önemli bir etkisi söz konusudur. Bilgi ve haber vermek, eğitmek, eğlendirmek amacını güden kamu hizmeti modelini taşıyan televizyon yayın sistem ve kuruluşları buna bağlı olarak yayın akışları içinde belgesel türüne ağırlık ve önem vermektedir. “Mc Luhan der ki, aslolan reklamlardır ticari televizyonlarda. Programlar reklamların arasındaki boşlukları doldurmak için gerçekleştirilir. Çok doğru. Şimdi böyle olunca belgeseli kapitalist toplumlardaki ticari televizyonlar sualtı belgeselleri, böcekler, balıklar, hayvanlar alemi vs. gibi sınırlamışlar. Rengarenk bir dünya, doğa. Düşündüren, insanları sarsan, ya ne oluyor dedirten belgesellere orada rastlayamazsınız.” Tecimsel modelin içinde yer alan televizyon yayın sistem ve kurumları kar amacı önde geldiğinden eğlenceye yönelik programlara daha çok yer vermektedirler. Bu nedenle tecimsel modelin önemli örneği ABD’de televizyon kuruluşları çok sayıda belgesel film yapmamaktadır. Eğlendirmenin ön plana çıkması yüzünden toplumsal içerikli belgesel filmlere rağbet edilmemekte, gezi, doğa belgeselleri ve dramatik belgesellere yönelinmektedir. Belgesel filmlerin türleri ve sayıları yayın kuruluşlarının benimsedikleri modelin kamu hizmeti ya da tecimsel oluşuna göre değişim gösterir. Kamu hizmeti modeli içinde yer alan İngiliz BBC televizyon kurumunun özerk yapısıyla çok sayıda belgesel filmi toplumsal nitelik taşımaktadır. Bu tecimsel modelin örneği ABD televizyon kuruluşları ise bu türde belgesel filmleri İngiltere gibi ülkelerden satın almaktadırlar. Televizyon, son yıllarda belgesel film yapımları azalmaktaysa da bunlar için bir çıkış noktası olmaya devam etmekte, sınırlı ve belirli bakış açılarına karşın çok sayıda belgesel film değişik konuları keşfetmektedir. Aynı alanda kablolu televizyonun birçok kanal seçeneği, videonun da kaset olanakları yaratmasına rağmen televizyon çok daha geniş izleyici potansiyeline sahip olması ve finansman imkanlarının genişliğiyle hala belgesel filmler açısından büyük bir motivasyonu elinde bulundurmaktadır.
D.TÜRKİYE’DE BELGESEL FİLM
Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin savaş ile ilgili çektiği belgesel filmler, Müdüfaa-i Milliye Cemiyeti Sinema Kolu’nun Kurtuluş Savaşı ile ilgili filmleri ile süren belgesel film çalışmaları, 1922 yılından itibaren özel sektörün bu alana girişi ile devletin tekelinden çıkmıştır. Türkiye’de belgesel çalışmaların başlangıcını kesin bir tarihe dayandırmak çok güçtür. Sinematografın Türkiye’ye ilk defa gelişinden sonra 14 Kasım 1914 günü Ayastefanos’taki Rus anıtının yıkılışının belgelenmesi, ilk belgesel çalışmasına örnek teşkil edebilir. Bu filmi çeken Fuat Uzkınay böylelikle ilk Türk belgesel yönetmeni sayılabilir. Sinematograf Türkiye’ye ilk defa 1896 yılında Padişah II. Abdülhamit zamanında sarayda yapılan bir gösteriyle girmiştir. Daha sonra Lumier Kardeşler’in görevlendirdiği Weinberg ve Malaton isimli kişiler tarafından özel gösterimler yapılmaya başlanmıştır. Film makinesinin kullanılışını Weinberg’den öğrenen Fuat Uzkınay kendisi için bir film makinesi alarak 1914 ylında Kemal ve Şakir Kardeşler’le bir sinema salonu açmıştır. I. Dünya Savaşı’yla birlikte askere alınan Uzkınay, 14 Kasım 1914’te Ruslar tarafından Yeşilköy’de 1876-1877 Osmanlı Rus Savaşı’nın sonunda inşa edilen abidenin yıkımını filme almıştır. Böylelelikle “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” ilk belgesel Türk filmidir. Weinberg’in 1915 yılında Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin başına getirilmesiyle Uzkınay onun yardımcılığını yaparak Galiçya cephesinde çektiği birçok filmini tamamlamıştır. Merkez Ordu Sinema Dairesi, Osmanlı ordusunun çeşitli cephelerdeki çalışmalarını, müttefikler arası ilişkileri, savaşan ülkenin önemli günlük olaylarını içeren belgesel filmler hazırladı. Bu belgesel filmlerin başlıcaları; 1915’te Çanakkale Savaşları’nı yansıtan Anafartalar Muharebesinde İtilaf Ordularının Püskürtülmesi, Galiçya Harekatı, Galiçya’da 19. Süvari Müfrezesi, 1926’da Çanakkale Muharebeleri, Irak Cephesi komutanlığını yaparken tifüsten ölen Von der Goltz’un cenaze töreninden görüntüler veren Von der Goltz Paşa’nın Cenaze Merasimi, Kut-ül Amare Savaşı’nda tutsak alınan İngiliz generali Townshend ile Hintli tutsakları gösteren General Townshend, General Townshend ile Hintli Üsera, 1917’de Alman İmparatoru Karl’ın Türkiye’ye yaptıkları gezileri yansıtan Alman İmparatoru’nun Askeri Müzeyi Ziyareti, 1918’de savaşın son yıllarında ölüm, cenaze ve biat törenlerini gösteren Abdülhamit’in Cenaze Merasimi, Sultan Reşat’ın Cenaze Merasimi, Vahdettin’in Biat Töreni ve Vahdettin’in Kılıç Alayı filmleridir. 1918 yılına gelindiğinde Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin yanında Müdüfa-i Milliye Cemiyeti adıyla yarı askeri bir sinema kurumu kurulmuştu. Ancak İstanbul’un işgali dolayısıyla sinema araçlarına işgal makamlarınca el konulmasını önlemek için bu iki kurumun sinema araç ve gereçleri Malul Gaziler Cemiyeti’ne getirildi. Bu cemiyetin
|
|
|
|
|
Logged
|
OgrenciForum.Org
|
|
|
|
Abruzzi
|
 |
« Yanıtla #8 : Mart 10, 2008, 16:43:43 ÖS » |
|
sinemacılık kolunu üstlenen Uzkınay, gerek görüntü yönetmeni, gerekse belgesel film yönetmeni olarak düşmana karşı ilk direnişleri filme çekmeye başladı. Bunların arasında İzmir’in Yunanlılarca işgaline karşı İstanbul’da düzenlenen protesto mitingleri, Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı gün İstanbul’da Fatih’te düzenlenen miting görüntülerini içeren Fatih’te İzmir İçin Miting ve 23 Mayıs’taki Sultan Ahmet Mitingi’ni anlatan Sultan Ahmet’te İzmir İçin Miting sayılabilir. 1922 yılında Kurtuluş Savaşı’nın son yıllarında Kurulan Ordu Film Alma Dairesi tarafından kaçan düşman ordusunun yol boyunca oluşturduğu yıkımları, vahşeti saptayan İstiklal veya İzmir Zaferi adıyla Kurtuluş Savaşı’na ilişkin görüntülerin sonradan kurgulanmasıyla elde edilen uzun bir belgesel film çalışması yapıldı. 1923 yılında Fuat Uzkınay Ordunun İstanbul’a Girişi adıyla bir belgesel film yapmıştır. 1922 yılında ilk özel sinema ortaklığı olarak Seden Kardeşler tarafından kurulan Kemal Film, Fuat Uzkınay’la beraber 1923 yılında Kurtuluş Savaşı’na ilişkin belgesel filmleri kurgulayarak Zafer Yolları isimli bir belgesel film yapmışlardır. Ordu Film Alma Dairesi’nin de kuruluşu ile Cumhuriyete kadar savaş belgeselleri ve törenleri konu alan belgeseller yapan ülkemiz filmcileri Cumhuriyetten sonra da Kurtuluş Savaşı ile ilgili filmler yapmaya devam etmişlerdir. Cumhuriyetle birlikte film çalışmalarının gelişeceği beklenmekteyse de durum böyle olmamıştır. Cumhuriyetin ilanından II. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde öykülü filmler özellikle 1933 yılından sonra çok sayıda çevrilmesine rağmen belgesel nitelikli film sayısında beklenen gelişme gerçekleşmemiştir. 1922 yılında çekilen İstiklal filminin yeniden kurgulanması ve parçaların eklenmesiyle oluşan üç bölümlük bir dizi derleme film 1933 yılında gerçekleştirildi. 1936’da Atatürk’ün de büyük ilgi ve etkisiyle on iki bölüme çıkarılan bu belgesel film dizisi Atatürk’ün ölümüyle birlikte cenaze töreninin de eklenmesiyle on üç bölümlük bir dizi özelliğine ulaşmıştır. 1924 yılında Kemal Film’in kapanmasıyla bir süre boşlukta kalan özel sinema 1928’de İpek Film’in kurulmasıyla yeniden canlanma dönemine girmiştir. İpek film tarafından yapılan, o dönemde belgesel amaçla çekilmeyen ancak günümüzde taşıdığı özellikler nedeniyle bu tür içinde sayabileceğimiz filmler arasında 1933 tarihli Hazım Körmükçü’nün oynattığı Karagöz’ün baştan sona çekimlerini içeren Yeni Karagöz adlı filmi ve Nazım Hikmet Ran’ın aynı tarihte çevirdiği Düğün Gecesi (Kanlı Nigar) filmini sayabiliriz. Düğün Gecesi filminide Nazım Hikmet; Kavuklu Ali, Naşit Özcan, Fahri Gülünç, Zenne Nejdet İnce gibi ortaoyununun ustalarını bir araya getirerek yok olmaya başlamış geleneksel bir gösteri sanatını konu alması açısından bu filmi belgesel nitelik ve değer kazanmıştır. 1934 yılında da Nazım Hikmet Ran İpek Film adına İstanbul Senfonusu ve Bursa Senfonusu isimleriyle iki kent belgesel filmi yapmıştır. 1934 yılında belgesel film açısından ülkemizde ortaya konan en önemli yapıt Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nün iki Rus yönetmeni, Serge Yutkeviç ili Lev Oscarovich Arnstam’a yaptırdığı Türkiye’nin Kalbi Ankara adlı filmdir. Cumhuriyetin onuncu yıldönümü nedeniyle hazırlanan bu filmde Türk devrimi kapsamında Ankara’nın yeri ve önemi vurgulanmakta, geçen on yıl içinde varılan aşamalar sergilenmekteydi. Bu filmden sonra bir özel şirket olan Ha-Ka Film, ünlü Rus derleme film yönetmeni Ester Schub’u Türkiye’ye getirerek Kemal Necati Çakuş ile birlikte İstanbul, Ankara ve İzmire’de çekilen sahnelere eski belgesel filmlerin de eklenip kurgu aracılığıyla düzenlenmesiyle 1937 yılında Türk İnkılabı’nda Terakki Hamleleri adlı bir belgesel yaptı. Türkiye’nin Meşrutiyetten Cumhuriyete kadar geçirdiği başlıca dönemleri, I. Dünya Savaşı’nı, mütareke yıllarını, Kurtuluş Savaşı’nı, Cumhuriyetin kuruluşunu ve diğer gelişmeleri eski belgesel filmlerden derleyerek anlatan bu film, bu konuda hazırlanan en kayda değer, derli toplu kurgu filmidir. 1941 yılında da o zamanki adıyla Matbuat Umum Müdürlüğü olan Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü kurulmuş ve bayram törenleri, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın gezileri ve diğer güncel olaylar belge niteliğinde çekilmiştir. Türkiye’deki belgesel çalışmaları II. Dünya Savaşı’na kadar, dünyadaki belgesel gelişmelerinin çok uzağında kalarak devam etmiştir. 1956 yılında kurulan İstanbul Üniversitesi Film Merkezi Türkiye’deki belgesel film çalışmalarına güç veren önemli belgesel filmler gerçekleştirmiştir. 1956 yılında Sabahattin Eyüboğlu ve Mazhar Şevket İpşiroğlu tarafından İstanbul Üniversitesi adına yapılan Hitit Güneşi adlı belgesel film, Anadolu’daki Hitit uygarlığını tanıtan önemli bir belgesel filmdir. Berlin Film Festivali’ne belgesel film dalında katılan film ikincilik ödülü Gümüş Ayı’yı kazanarak Türk belgesel filmciliğine uluslar arası boyutu açmıştır. 1957 yılında Metin Erksan Ordu Foto Film Merkezi’nin sağladığı olanaklarla haber film havasında Dünya Havacıları Türkiye’de isimli bir belgesel çalışması yapmıştır. Ordu Foto Film Merkezi1960 yılında haber ve propaganda yönü ağır basan Demokrat Parti yöneticilerinin yaşamlarının ve duruşmalarının anlatıldığı Düşükler Yassıada’da belgesel filmini hazırlamıştır. 1963 yılında Eczacıbaşı firması, Sabahattin Eyüboğlu ve Şakir Eczacıbaşı yönetiminde Yaşamak İçin ve Pierro Biro yönetiminde tarihsel ve turistik yönleriyle Anadolu’yu tanıtan Göreme belgesel filmini yapmıştır. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi de Aktamar adı ile Aktamar Tapınağı’nın ve çeşitli ilgili kültürlerin anlatıldığı ve yönetmenliğini Mazhar Şevket İpşiroğlu ve Adnan Benk’in gerçekleştirdiği bir film yapmıştır. Adnan Benk’in İstanbul Üniversitesi Film Merkezi adına çektiği Ben Asitavandas adlı belgesel film ise Adan Karatepe Açık Hava Müzesi’nde bulunan Aslantar Kalesi kalıntılarını konu alan bir yapımdır. Bu yapım İtalya’da Padua Film Şenliği’nde Sanat Filmleri dalında ikincilik ödülü kazanmıştır. Aynı yıl Süha Arın Bir Gazetenin Hikayesi isimli bir belgesel film yapmıştır. 1968 yılında bir başka özel kuruluş olan Yapı Kredi Bankası belgesel film yapımına girişmiş ve Ebru filmini gerçekleştirmiştir. Bu film de 1968 Milano Fuarı’nda turistik belgesel film dalında başarı ödülü kazanmıştır. 1968 yılındaki sinema hareketleri içerisinde Genç Sinema Hareketi’nden de bahsetmek gerekir. 60’ların sonu, 70’lerin Sinematek ve 80’lerin Auteurlar hareketi olarak niteleyebileceğimiz sinema hareketinin özünü oluşturur. Boğaziçi Üniversitesi’nde (o zamanki Robert Kolej) düzenlenen Hisar Film Yarışması ile filizlenen bu hareket, Enis Rıza, Ahmet Soner, Veysel Atayman gibi sinemacı gençlerin çekebildiği birkaç filmle kimlik buldu. Aynı zamanda hareket, Görüntü adlı yayın organıyla fikirlerini açıklama imkanı buluyordu. Daha sonra bu hareketi Onat Kutlar’ın adeta her şeyi olduğu, Türkiye’ye film kültürünü hediye eden sinematek sürdürdü. 70’lerin sonunda iyice politize ve dolayısıyla da dejenere olan kuruluş, yerini 80’lerin Yılmaz Güney ekolünden gelen, sinema kariyerine sosyalist-gerçekçi filmler yaparak başlayan ve 80’lerin ortalarından itibaren auteurlaşan Ömer Kavur, Erden Kıral, Ali Özgentürk gibi yönetmenlere bıraktı. 1968 yılında kurulan televizyonun da etkisiyle belgeseller konusunda çalışmaların artmasına rağmen günümüze kadar gelinen bu dönemde Türk belgesellerinin dünyadaki gelişmelerin çok uzağında kaldığını ve kendine özgü bir çalışma yöntemi bulamadığını gözlemlemekteyiz. Ülkemizde sinema sektörünün yapısının da etkili olduğu bu geri kalmışlık devletin ve televizyonun finans sağlamasından ve destekleyici çabalarından da payını alamamıştır. Belgesel filmin Türkiye’deki gelişimini engelleyen nedenler şöyle sıralanabilir: -II. Dünya Savaşı’yla birlikte, savaşa giren ülkelerin ürettiği savaş belgesellerinin olumlu etkisinin Türkiye’nin savaş girmemesi nedeniyle görülmemesi, -Türkiye’de belgesel filmden öykülü filme geçiş geleneğinin olmaması, genç yönetmenlerin doğrudan öykülü filme yönelmesi, -Ülkemize sinemanın gelişinin oldukça gecikmiş olması ve dünyadaki gelişmelerin ticari amaçlarla sadece öykülü filmlere yansımış olması, -Ülkemize sinemanın girmesinden sonra da, çok önemli siyasal ve toplumsal dönemlerin yabancılar tarafından filme alınması, uzun bir süre sinemanın gösterim aracı olarak kalması, -Ülkemizde televizyon yayınlarının başlamasıyla birlikte, belgesel filmler için olumlu bir ortam yaratılmışken, devletin tekelindeki televizyon yayınlarında sanat yönü ağır basan ve tanıtım amaçlı belgesellerin yanında toplumsal içerikli belgesellere yer verilmemesi, -Türkiye’nin tüketici toplum yapısına sahip oluşu, sinemanın dışa bağımlı oluşu ve dünyada ticari amaçlı sinema ağırlığında toplumsal ve sosyal içerikli belgesellerin üretilmemesidir. Simten Gündeş Öngören’in bir yıllık TRT yayınları üzerinde yaptığı araştırması sonucu genel yayın toplamı içinde belgesel film yayınlarının % 5.34 oranında olduğunu, bu oranın da % 71.28’inin yabancı belgesel filmler tarafından oluşturulduğunu, % 28.72 olan yerli belgesel oranını ağırlığının tanıtım, gezi ve araştırma belgesellerinde olduğu saptanmıştır. Belgeselin gerçeklerin izleyicilere yansıtma amacı ile çelişen, toplumsal ve sosyal içerikli belgesellere; amacı eğitim ve kültür ağırlıklı olan bir televizyon kanalında, yer verilmemesi düşündürücü bir durumdur. Gelecekte, Türkiye’de belgesel filmlerin gelişmesi televizyonun yapısıyla ilgili de bir durumdur. Ticari amaçlı, ya da özel televizyona geçişle Amerika Birleşik Devletleri örneğinde olduğu gibi belgesellerde belgesel-dramaya dönüş ve sayıca azalma görülmektedir. Ancak kamusal yönetim ağırlık kazanırsa daha fazla tür ve sayıca artış belgesel filmlerde görülebilecek bir gelişmedir. Kamusal yönetim etkisindeki televizyonun, belgesel yapımcılarına finans sağlayarak gelişmeye katkıları söz konusu olabilir. Akla gelen diğer bir olasılık, Türk sinemasının içinde bulunduğu dışa bağımlılık ve parasal zorluklar nedeniyle ülkemizdeki zengin, sosyal ve toplumsal potansiyelin, belgesel filmler aracılığıyla değerlendirilmesidir. Belgesel filmlerin öykülü filmlere bakarak daha az masraflı oluşu bu öneriyi güçlendiren bir etkendir.
|
|
|
|
|
Logged
|
OgrenciForum.Org
|
|
|
|
Abruzzi
|
 |
« Yanıtla #9 : Mart 10, 2008, 16:49:29 ÖS » |
|
SONUÇ
1895 yılında Lumierler’in sinematografı keşfetmesi sonucu ortaya çıkan sinemayla birlikte çekilen ilk filmlerin belgesel sayılması nedeniyle başlangıç olarak kabul edilen belgesel filmler bu andan başlayarak hızlı bir gelişme eğilimine girmiş ve zaman içinde inişler çıkışlar kaydederek günümüzdeki konumuna ulaşmıştır. Lumiereler’in yetiştirdiği yardımcıları ve çalışanları aracılığıyla dünyanın çeşitli bölgelerine yayılan sinema olayı ve ürünleri olan belgesel filmler, ilk zamanlarda pek kolay taşınabilir olmayan araç-gereçler nedeniyle kısıtlı bir ilgi alanı yaratmışsa da yapılan çekimlerin izleyicilere ulaştırılmasıyla birlikte önem kazanmaya başlamıştır. 1905’ten itibaren Melieese’in de çalışmalarıyla ortaya çıkan öykülü sinema ile birlikte Lumiereler’in gerçekçi ya da belgesel sineması şeklinde ikiye ayrılan sinema ürünleri günümüzde bu özelliğini devam ettirmektedir. Öykülü filmdeki tiyatro geleneğinden tümüyle uzak ve değişik bir tür olan belgesel film, kendisini oluşturan sanat ve belge unsurlarının gözleme dayanması ve gerçekliğin bulunması üstüne kurulmuştur. Toplumun inançlarını oluşturacak gerçekleri görüntüleyip bunları topluma göstermek amacını güden belgesel filmi; gerecini ve konusunu gerçek yaşamdan seçerek bu gereci ve konuyu kendini doğal çevresinde ya da benzeri bir çevrede işleyip nesnel bir tutumla yansıtan, bir film türü olarak gösterebiliriz. Bu işleviyle belgesel film toplumun sorunlarını gözler önüne sermek, onları birbirine tanıtmak, çağdaş toplumun tüm karşıt yanlarını kapsayan çözümlemeler getirmek, olayları bildirmek, toplumsal kesimler arasında bir anlayış ortamı yaratmak gibi görevleri üstlenmiştir. Yukarıdaki belirlemelerden yola çıkarak toplumsal gerçeklerin film aracılığıyla izleyicilere aktarılmasında önemli bir konum üstlenen belgesel filmi; gerçek yaşamdan kaynaklanan olayların anında filme alınan görüntülerinin, bilgi vermek, konu ya da sorunlar üzerinde eleştiri ve yorumlar yapmak amacıyla, belirli bir bakış açısı altında anlatıldığı, tasvir edildiği hareketli resimler bütünü olarak tanımlayabiliriz. Gerçeğin, yaratıcı bir anlatımla sunulduğu belgesel film; kısa süreli olması, gerçek ortamlarda çekilmesi, zorunlu kalınmadıkça dekor, kostüm, efekt gibi öğelerin kullanılmaması, o anda var olan bir olay, gerilim ya da sorundan kaynaklanarak çözüme gidilmesi, bütünlüğün sağlanması amacıyla müzik, ses ve kurgunun kullanılması gibi özellikler taşır. Lumiereler ile ortaya çıkan belgesel film alanında ilk çarpıcı gelişme, 1913 ve 1914 yıllarında Flaherty’nin gezilerini görüntülemesiyle ortaya çıkan keşif yöntemli belgeseller ile olmuştur. Doğayı ve gezileri konu alan Flaherty, önceden yazılmış senaryoların yerine, o çevrelerdeki doğayı ve insanın yaşam biçimini tanımaya çalışarak, bulunduğu ortamda oluşturulan film yöntemiyle; geçmişle gelecek arasında romantik ilişkiyi göstermiş, ilkel insanın, içinde yaşadığı doğal çevreyle savaşını, uzlaşmasını ele almış ve gerçekte var olanı sağlıklı bir biçimde görüntülemiştir. Flaherty bu yöntemi ile o zamana karar yapılan belgesel film çalışmalarına yeni bir soluk getirerek, insanları doğal çevrelerinde alıcının ilk çekimleriyle görüntülemiş, önceden kaynak araştırması yaparak hakim olduğu konuyu, her şeyi kaydederek, film çekim ve kurgu sırasında oluşturmuştur. Flaherty’den sonra belgesel filmlere yeni bir anlayışı Diziga Vertov’un 1919 ve 1934 yılları arasında yaptığı çalışmalarla oluşturduğu Sinema-Göz yöntemiyle getirdiğini görüyoruz. Gerçek dünyayı, güncel nesneleri gözlemleme sorununa önem veren Vertov, Sinema-Göz yöntemi ile, ortak bir dil oluşturmak, alıcının objektifini en azından bir göz gibi her şeyi görebilmek için kullanmak, haber filmlerinde oyuncu, dekor benzeri hazırlıklar yapmadan anında kaydetmek ve gösterimi sırasında da yorumsuz biçimde sunmak belgesel film yapımında ve kuramında önemli bir yer tutmuştur. 1930’larda ise belgesel film gelişimine katkıda bulunan Grierson ve İngiliz Belge Okulu’nun önemli bir dönüm noktası olarak görmekteyiz. Belgesel film, var olanın yaratıcı bir uygulamadan geçirilmesi niteliğiyle betimleyen Grierson ve İngiliz Belge Okulu’nu oluşturan yönetmenlerin yarattığı akım, Filmcilikte yeni örgütlenme biçimleri oluşturarak, devlet kurumlarının ve büyük kuruluşların sektöre yeni kaynaklar yaratmasına yol açmıştır. Belgesel filmi, kamuoyunu etkilemek için yeni bir umut ve araç olarak gören Grierson; insanları toplumsal hareketlere yöneltme gücünün kaynağını basın, radyo ve filmlerde görerek, demokrasinin daha etkin bir şekilde yansıtılması için propagandanın önemini ve toplumsal yaşama verebileceği biçimi vurgulamıştır. Grierson’un belgesel filmin gelişmesine olan diğer etkilerini; gerçeklerden yola çıkması, doğal oyuncuları ve doğal sahneyi yol gösterici olarak kullanması konularındaki gerçeklerin yaratıcılığı ortaya çıkarması şeklinde sayabiliriz. Belgesel film türü hakkında kuramları oluşturarak, ona yön veren bu üç yönetmenin etkileri sonucu, tarihsel oluşum içinde günümüze kadar çeşitli belgesel film türleri ve yöntemleri ortaya çıkmıştır. Kent gerçekçiliği adı verilen bu türlerden biri, 1920 ve 1930 yılları arasında etkili olmuş, şehir yaşantısını yakın çevresiyle birlikte gerçek olaylarla sergilemeye çalışmış, insanı kişisel özellikleriyle ele almış ve kurguyu senfonik görüntüyü sergilemekte kullanmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan ve II. Dünya Savaşı ile birlikte büyük önem kazanan bir film akımı da propaganda amaçlı belgesel filmlerdir. İlk olarak, Rus halkını devrim konusunda bilgilendirmek ve onlara komünizm düşüncesini benimsetmek amacıyla Sovyet sinemacılarının yoğun çabalarıyla ortaya çıkan bu tür; II. Dünya Savaşı ile birlikte özellikle Almanlar, Fransızlar, İngilizler ve Amerikalılar tarafından benimsenmiştir. Savaşla ile birlikte önem kazanan, eğitim ve propaganda amacıyla kullanılan propaganda belgesellerini, birey veya toplulukların, belli bir görüş ya da hedef doğrultusunda etkileyecek bir biçimde bilgilendirilmesini kurgunun ve gerçeklerin değiştirilmesi yöntemiyle sunan bir belgesel film türü olarak niteleyebiliriz. Değişik ve etkili kurgu, taşınabilir alıcılardan yararlanma, gerçekleri değiştirerek yansıtma gibi özellikler taşıyan propaganda belgeselleri geniş halk kitlelerini etkilemede bir araç olarak kullanılmış ve önemini günümüzde koruyan ideolojik bir silah kimliğini kazanmıştır. Savaş sonrasında ise, İtalyan yönetmenlerin öncülüğünde Yeni Gerçekçi Akım adı ile , yeni bir tür ortaya çıkmıştır. Öykülü filmler olarak da kabul edilmekle birlikte; toplumsal konulara önem verişi, aktör olmayan kişilerin kullanılması, gerçek insan yaşamlarını konu alışı ve konuyu doğal, gerçek mekanlarda yeniden yaratması özellikleri nedeniyle belgesel yanı ağırlık taşıyan bu film akımı baskı yönetimindeki yaşamı, savaşa direnişi, karaborsayı, işsizliği konut sorununu, güncel olayları sergileyerek ele almıştır. Daha sonraları Fransa’da taşınabilir alıcı, canlı yayın ve eşlemeli seslendirmenin kullanıldığı Sinema-Gerçek akımı, İngiltere’de televizyonun ve Yeni Gerçekçiliğin etkisiyle ortaya çıkan, günlük yaşamın doğal akışı içinde, çevirim koşulları önemsenmeden kaydedilen, taşınabilir araç ve gereçler yardımıyla gerçekleştirilen Özgür Sinema ve Amerika Birleşik Devletleri’nde, insanları eğlendirmenin dışında bir anlayışla, onların görmelerini düşünmelerini ve harekete geçmelerini amaçlayan, insanın içinde bulunduğu karmaşık durumu ve çeşitli sorunlarını teknik kolaylık araç-gereçle tespit eden Dolaysız Sinema, belgesel filmin günümüzdeki şeklini almasını sağlamışlardır. Televizyonun belgeseller üzerindeki etkisini incelediğimizde; dünyada belirli ve sınırlı yayıncılık ile doğrudan yayın iletişim endüstrisinin karşı konulmaz gerçeği durumuna gelince, 1950’lerden itibaren televizyon ve belgesel filmlerin bir etkileşim sürecine girdiğini görmekteyiz. II. Dünya Savaşı’ndan sonra hızlı bir şekilde gelişen televizyon, belgesel filmleri etkileyerek, onları çeşitli ülkelerdeki büyük izleyici kitlelerinin önüne çıkarmıştır. Televizyon büyük bir açmazda kalan belgesel filmlere ilk anda bir yaşam ve canlılık vermiştir. Belgesel filmcinin varlığına neden olan üç temel koşula, yani; filmlerine gösterilen isteme, mesajın iletileceği izleyiciye ve çekim yapması için gereken paraya televizyonun doğrudan müdahalesi belgesel film yapımcılarına yeni ufuklar açmıştır. Televizyonda belgesel filmlerden, ticari açıdan yayın çeşitliliği getirdiği için kamu anlayışı açısından da, devlet ideolojisini değişik bir yöntemle izleyicilere ulaştırma işlevinden ötürü yararlanılmıştır. Televizyonun etkisiyle 1950’lerden başlayarak haber belgeseli ve sanat belgeseli diye adlandırılan iki ayrı türde belgesel film ortaya çıkmıştır. Muhabirliğin önem kazandığı haber belgeseli türüne geçişte daha önceleri, bu türde radyo programları yapan bazı yapımcıların etkisi olmuştur. Radyoda yayımlanan programların televizyona uyarlanmasının başarı kazanması üzerine, haberciliğe katılan şiirsel öğeler, müziğin kullanımı ve haberin konusuyla ilgili görüşlerin birlikte verilmesi gibi gelişmeler ortaya çıkmıştır. Belgeselci, televizyonun da etkisiyle, bir kimlik arayışına girdi. Yapımcının sanatçı, muhabir karışımı olduğu ya da ayrı ayrı her konumda da yer aldığı düşünceleri ortaya atıldı. Doğal olarak bu durum belgesel filmin tanımını da etkileyerek sanat ve haber ya da toplumsal gerçekler ikilemini akla getirdi. Ancak günümüzde, gerçeğin niteliği hakkında değişen görüşlerin belgesel film tanımını etkilemesi kaçınılmazdır. Artık belgesel filmin özgün bir çeşidinin olması zorlaşmıştır. Zira her yapımcı sanatında kişisel yaratıcılığıyla, diğerlerinden farklı belgesel filmler üretmektedir. Diğer yandan, günümüzde belgesel film kargaşası tam tamına uygun filmler yapılmamasından da kaynaklanmaktadır. Eğitim amacıyla yapılan ders filmleri, haber-magazin programları, gerçeği ortaya çıkarıp yeniden biçim vermeden, yalnızca olanı aktarma ve sergilemeye yaradığından genellikle belgesel film türüne girmezler. Oysa bu tür programlar, çoğunlukla belgesel türü içinde sayılarak yanılgıya neden olmaktadır. Belgeselci bir başka açıdan da, sadece konuyla ilgili seyirciye değil, gerçeği öğrenmek isteyen tüm insanlara seslenmektedir. Yalnızca şiirsel anlamda sanat için gerçekleştirilen bir belgesel film ya da muhabir anlayışıyla yapılan bir belgesel film ile bu sanatı olgunlaştırmak ve istenilen amaca ulaşabilmek olanaksızdır. Günümüzde yapımcı, belgesel film sanatını olgunluğa ulaştırmak, gerçekleri ortaya koymak ve bunu izleyiciye sunup, onu etkilemek için şair ve muhabir kişiliğini birleştirmek zorundadır. Gerçekte dikkat edilmesi gereken en önemli özellik belgesel filmin özünde var olan güncellik, habercilik, sanat gibi öğelerin tek başına yeterli olamayacağıdır. Çünkü belgesel film türü yalnızca içeriğe yönelik değildir; her türlü gerçeğin sunuş biçimidir. Sinemanın ilk yıllarında haber verici ve gerçekleri yansıtıcı özellilerini sürdüren belgesel film daha sonraları öykülü filmin gelişimi ile yorum ve araştırmaya yönelmiştir. Ancak yeni bir teknoloji olabilmesi, programlar ayırdığı sürelerinin kısıtlı oluşu nedeniyle konuları derinliğine araştırma özelliğini de yitirmiştir. Tüm bu etkiler sonucu belgesel film alanında sinemanın yerin alan televizyon için gerçekçi, haber verici, derinliğine araştırıcı özellikleri yerine eğlendirici özelliği ağır basan dramatik belgesellere yönelerek kendi temel amacı olan gerçeğin yansıtılmasından sapmıştır. Özellikle tecimsel modele uygun A.B.D. televizyonlarında kar amacına yönelik olduklarından eğlendirme öğesi başta gelmekte, bu nedenlerle de toplumsal ve sosyal içerikli belgeseller yerine dramatik belgesellere yer verilmektedir. A.B.D. televizyonlarında yapılan az sayıda belgesel film, gezi, doğa gibi toplumsal ve sosyal içeriği olmayan türdendir ve bunlar daha önce da belirttiğimiz gibi eğlence amacı ağır basan dramatik bilgesellerdir. Dramatik belgesellerde sanatla gerçek arasındaki sınır geçildiğinden ve konuları gerçeği yansıtmadığından kendisine inanmaya hazır televizyon izleyicisini yanlış yönlendirmektedir. Oysa kamu hizmeti modelindeki televizyon kuruluşlarında özellikle özerk bir yapıya sahip olan İngiliz BBC televizyonunda belgesel film tür, sayısı ve niteliği bakımından oldukça gelişmiştir. BBC’nin toplumsal içerik örgüsüyle yaptığı belgesel filmleri diğer ülkelerde alıcı bulmaktadır. Türkiye de alıcı konumundaki ülkeler arasındadır. Türkiye de bu türde belgesel filmlere malzeme olarak özellikle toplumsal açıdan çık zengin bir hammadde bulunmaktadır. Türk sinemasının tecimsel amaca hizmet eden öykülü türde filmlere yönelmesi, televizyonun yapısının toplumsal içerikli belgesel film yapımına uygun olmayışı ve dışa bağımlılık ülkemizde belgesel fiilmin gelişimini olumsuz yönde etkilemiştir. Ancak tüm bunlara rağmen, gündelik-rafine ürünlerle uyuşmuş zihinlerimizin uyanmasında nitelikli belgesel yapımların hayati rolünün bilincinde olan belgesel emekçileri, azimle çalışmalarına devam etmektedirler.
|
|
|
|
|
Logged
|
OgrenciForum.Org
|
|
|
|