|
Abruzzi
|
 |
« : Mart 11, 2008, 16:27:32 ÖS » |
|
GELİR DAĞILIMINDA ADALETSİZLİK VE YOKSULLUK I. Yoksullukla ilgili Kavramlar Yoksulluğun objektif ve üzerinde görüş birliğine varılan bir tanımı yoktur. Zira zenginlik ve yoksulluk temelde şahsi niteliktedir ve yoksulluk kavramı bir bütün olarak toplumun kabul edilebilir bir asgari yaşam standardını neyin oluşturduğu konusundaki tercih ve beklentilerini yansıtır. Yaşamı sürdürmek için gerekli olan asgari gıda, barınak ve giyim miktarı içinde bulunulan zamana ve topluma göre çok büyük değişiklikler gösterebilmektedir. Bir asır önce dünyanın kırsal ve kentsel alanlarında yaşayan kitlelerin çok büyük bir kısmı bu anlamda yoksulluk içinde yaşamakta veya yoksulluk tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktaydı. Toplam üretim son derece kısıtlıydı ve çevre ve iklim koşullarına büyük ölçüde bağlıydı. Doğal afetler ve iklim koşullarına bağlı olarak meydana gelen kıtlık sanayileşmiş ülkelerde bile çok sayıda insanı açlık ve yetersiz beslenme ile karşı karşıya bırakmaktaydı. Günümüzde geçimlik düzeyde gıda, barınak ve giyim sağlamak bir çok ülkede çok daha az sayıdaki aile için bir sorun teşkil etmektedir. Buna karşılık yoksulluk sanayileşmiş ülkeler de dahil olmak üzere dünyanın her tarafında önemli bir sorun oluşturmaya devam etmektedir. Sözlük anlamıyla yoksul, yeterli düzeyde parası olmayan veya konforlu bir şekilde yaşamak için gerekli olan araçlara sahip olmayan kişidir. Yoksulluk kelimesi ise yaşamın gerektirdiği olanaklardan yoksun olma durumunu ifade etmektedir. Başka dillerde bu durumu ifade etmek için kullanılan kelimelerde de (ör. İspanyolca pobreza, Arapça fakr) yoksulluk ile yaşam için gerekli olan şeylerden mahrum olma bağlantısı bulunmaktadır. Bu mahrumiyet yaşam için ya da yaşamı sürdürmek için gerekli olan şeylerle ilgili olmalıdır. Yaşamı sürdürmek için gerekli olan şeyler kişilere, içinde bulunulan topluma, çevreye ve koşullara bağlı olarak değişiklik göstereceğinden yoksulluk kavramı her zaman gözlemlenen durumla standart (normatif) durumun karşılaştırılmasını gündeme getirir. Yoksulluk kavramı, beşeri ihtiyaçlar kavramına dayanır. İnsan toplumsal bir varlıktır ve bu nedenle fiziki varlığını sürdürmesi için gerekli olan beslenme ihtiyacının yanı sıra giyim, barınma, eğitim, sağlık, kültür, ortak yaşama, dinlenme, estetik ve buna benzer sosyo-kültürel ihtiyaçları olan bir varlıktır. İnsanlar doğal olayları kendi ihtiyaçları doğrultusunda değiştirebilme yeteneğine sahip olduklarından yaratıcı yeteneklerinin gelişimi yeni ihtiyaçların ortaya çıkmasına ve mevcut ihtiyaçların değişime uğramasına yol açmaktadır. Bu nedenle beşeri ihtiyaçlar ve insanların yaratıcı yetenekleri toplumsal ve tarihi koşullar tarafından belirlenir. Beşeri ihtiyaçlar, temelde ekonomik koşullara bağlı olarak karşılanabilen ihtiyaçlar (maddi nitelikte ve yapısal koşullara bağlı olan ihtiyaçlar) ve ekonomik koşullara bağlı olmayan ihtiyaçlar (manevi nitelikte ve kişilere özgü ihtiyaçlar) olarak iki ana grup altında toplanabilirler. Yoksulluk tanımının maddi nitelikte olmayan ihtiyaçların (sevgi, katılım, yaratıcılık, kimlik, özgürlük v.b.) tatminini de içermesi önemli bazı sorunlara yol açabilir. Mesela, yalnız olan ancak çok varlıklı biri yoksul olarak nitelenebilir. Öte yandan, beşeri ihtiyaçlar zaman içinde değişebilir. Belirli bir gelir miktarı bekar birisinin asgari yaşam standardı içinde yaşaması için yeterli olabilir; ancak, aynı kişinin evlenmesi ve çocuk sahibi olması ve gelir düzeyinin aynı kalması durumunda bu kişi ve hane halkı yoksulluk riski altına girebilir. Yaşam, bireylerin ve hane halkının iktisadi durumunu etkileyen sayısız risklerle doludur. İnsanlar hastalanabilir, sakat kalabilir ya da çalışma yeteneğini kısmen veya tamamen kaybedebilirler. İklim koşulları, hastalıklar, savaşlar ve doğal afetler nedeniyle yeterince mahsul alınmayabilir ve üretim düzeyinde bir azalma meydana gelebilir. Ailenin geçimini sağlayan kişiler ölebilir veya işsiz kalabilir. Bu tip riskler yoksulluk açısından önem taşıyan bir başka beşeri ihtiyaç olan güvenlik ihtiyacını ortaya çıkarır. Bu itibarla yoksulluk tanımının yalnızca beşeri ihtiyaçların içinde bulunulan toplum ve koşullara göre yeterince karşılanmasını değil; bunun yanı sıra bu ihtiyaçların yaşam boyunca tatmin edilmesi gereğini de kapsaması gereklidir. Yoksulluk, çok boyutlu bir niteliğe sahiptir ve bu nedenle farklı şekillerde tanımlanabilir. Lipton, özel tüketimdeki yetersizliklere odaklanarak yoksulluğu belirli bir düzeyin altında kişi başına özel tüketimin söz konusu olduğu durum olarak (tüketim yaklaşımı) tanımlamaktadır. Drewnowski, yoksulluğu kişilerin ve hane halkının kendileri için uygun görecekleri bir tatmin düzeyini sağlamaya yetecek bir gelire sahip olmamaları şeklinde (subjektif yoksulluk) ya da asgari yaşam standardının gerektirdiği temel gereksinimlerin karşılanabilmesi için yeterli miktarda gelirin elde edilememesi durumu olarak (gelir yoksulluğu) tanımlarken Dünya Bankası, yoksulluğun geleneksel tanımını yapmaktadır: yoksulluk asgari yaşam standardına erişememe durumudur. Başka bir ifadeyle yoksulluk maddi nitelikteki mahrumiyetler nedeniyle kaynaklara ve üretim faktörlerine erişememe ve asgari bir yaşam düzeyini sürdürecek gelirden yoksun olma halidir. Dumanlı ise yoksulluğu geniş anlamda tanımlamaktadır: “beşeri varlıkların ekonomik, fiziki ve sosyal değerlere sahip kaynaklarla arzu edilen biçimde donatılmamış olmasıdır”. Son zamanlarda yoksulluğun tanımlanmasında gelir/tüketim yaklaşımının yetersiz kaldığı yaygın bir şekilde dile getirilmeye başlanmıştır. Bu çerçevede asgari bir yaşam düzeyini sağlamaya yönelik gelir/tüketim seviyesine sahip olmanın yanı sıra yoksulluğun belirlenmesinde kaynaklara erişim, kamusal mal ve hizmetlere ve yarı kamusal mal ve hizmetlere erişim ile otonomi ve izzet ve onur gibi ölçütlerin de hesaba katılması gerektiği dile getirilmektedir. Baulch ’a göre izzet ve onur ile otonomi kavramları yoksulluk kavramına dahil edilmelidir zira yoksul olmamak, diğer kişilere boyun eğmeyi gerektiren faaliyetleri yapmamakta özgür olmayı ve yaşam tarzını belirleyebilme yeteneğine sahip olmayı gerektirir. Asgari gıda gereksinimi ile konut, sağlık ve eğitim ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli araç ve olanakların olmaması sonucu ortaya çıkan bir fiziki mahrumiyet durumu olarak nitelenebilecek yoksulluk istihdam olanaklarının olmaması ve değişik türlerde ayrımcılığın mevcut olması halinde artar. Yoksulluk, bir çok durumda, karar alma mekanizmasından dışlanma ve siyasi sürece, iş hayatına ve kültürel faaliyetlere katılımın kısıtlı olması halinde daimi hale gelir. Yoksulluğu tanımlarken çok boyutlu olma özelliği dikkate alınmalı ve aşağıda yer alan farklı boyutlar göz önünde bulundurulmalıdır: ◦ Maddi mahrumiyet: Kişi veya hane halkının yeterli gelirinin olmaması, özel tüketim düzeyinin yeterli olmaması ve kamusal mal ve hizmet ile ortak (sosyal) malların sunumunun yetersiz olması; ◦ Fiziki zafiyet: Yetersiz beslenme, açlık, hastalık, sakatlık ve maluliyet, güçten düşme; ◦ İzolasyon: Okur-yazarlığın olmaması, eğitim imkanlarından yararlanamama, kaynaklara erişememe, taşrada bulunma, marjinalleşme, ayrımcılık; ◦ Güçsüzlük: Yoksulluktan kurtulma imkanının ve durumunu değiştirme yeteneğinin olmaması; yaşam ve geçimi tehlike altında bırakan olaylara ve iktisadi, sosyal ve doğal şoklara maruz kalma (vulnerability); güvenli bir iş ve konuta sahip olmama; ◦ Katılımın yetersiz olması: Yoksulluğun tanımlanması ve azaltılmasına yönelik proje ve programların hazırlanması ve uygulanmasına katılamama; siyasi yaşamda etkin olamama; sesini duyuramama; insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürememe; ◦ Zamanın yetersiz olması: Kişilerin ve hane halkının tüm zamanlarını fiziki varlıklarını sürdürebilmek için gelir elde etmeye çalışarak geçirmeleri; kültürel faaliyetler için boş zamanın kalmaması; ◦ Çevre kirliliği ve çevrenin bozulması: Çevrenin kirlenmesi ve bozulması sonucu geçim vasıtalarının ortadan kalkması; açlık ve maddi olanaksızlıklar nedeniyle ormanlar gibi doğal kaynakların hızla tüketilmesi. Kamusal mal ve hizmetlerin yeterli bir şekilde sunulamaması, örneğin yeterli bir altyapı ve iletişim şebekesinin olmaması, yoksulların kolektif tüketime konu olan mal ve hizmetlerden yararlanmalarını engeller. Coğrafik açıdan izole olma ve ulaşım olanaklarının yetersiz olması yoksulların piyasalara erişimini ve katılımını engeller ve iktisadi fırsat ve olanaklardan yararlanmalarına mani olur. Neticede yoksullar gelir ve tüketim kaybı ile karşı karşıya kalırlar. Yoksulların kaynaklara ve teknolojiye erişimlerinin yeterli bir düzeyde olmaması yoksulların gerçekleştirdiği üretimin enerji-yoğun olmasına yol açmakta ve üretim faaliyetlerinde harcanan zamanı artırmaktadır. Çok zaman gerektiren ve düşük verimliliğe sahip olan işler toplumun daha yoksul kesimini oluşturan çocuk ve kadınlar tarafından yapılmaktadır. Yoksulluk, kişilerin karar alma mekanizmalarına ve kültürel olaylara katılmalarını engelleyen bir ortamın doğmasına yol açar. Gelir ve tüketim düzeylerinin ve sosyal olanakların yetersiz olması yoksulların sosyal ve iktisadi şoklara karşı daha duyarlı olmalarına ve emniyetsiz bir ortamda yaşamalarına yol açmaktadır. Altyapının yetersiz olması, kamusal mal ve hizmetlerin yeterince sunulmaması, izolasyon, çevre kirliliği ve karar alma mekanizmalarına etkin bir şekilde katılamamaları yoksulların doğal, toplumsal ve iktisadi şok ve risklerle başa çıkma ve değişen koşullara uyum sağlama yeteneklerini azaltmaktadır. Çok boyutluluk, içinde bulunulan ortam ve koşulların farklı olması, maddi-ekonomik belirleyicilerin yanı sıra gayri maddi ve ekonomik olmayan belirleyicilerin söz konusu olması yoksulluğun tanımlanmasını ve ölçülmesini zorlaştırmakta ve yoksulluğun hangi boyutu üzerinde durulmak isteniyorsa belirli kabullerden yola çıkılarak yoksulluk tanımlanmaktadır. II.Gelir Dağılımı İle İlgili Kavramlar Gelir dağılımı, bir ülkede belirli bir süre içinde üretilen ulusal hasıla veya gelirin bireyler, gruplar veya üretim öğeleri arasında dağılımı olarak tanımlanabilir. Gelir dağılımının başlıca türleri şunlardır: i. Fonksiyonel gelir dağılımı, ulusal gelirin üretilmesine katkıda bulunan çeşitli üretim faktörlerinin milli gelirden aldıkları payı, yani milli gelirin ücret, faiz, rant ve kar arasındaki dağılımını ifade eden bir kavramdır. milli gelirin farklı sosyal sınıflar arasında nasıl dağıldığı konusunda bilgi edinmeyi mümkün kılan bu dağılım türünde ulusal gelir üretime katılan üretim faktörleri sayısı kadar parçalara ayrılır. İkili ayrıma göre ulusal gelirin emek ve mülk gelirlerinin toplamından oluştuğu varsayılırken Klasik iktisatçılar üretim faktörlerini üç gruba ayırırlar ve üç gelir grubunun varlığını savunurlar. Buna göre toprak sahipleri rant gelirine, sermayedarlar kar gelirine ve emekçiler ücret gelirine hak kazanırlar. Fonksiyonel gelir dağılımı, sosyal tabakaların kendi içlerinde büyük farklılıkların olması nedeniyle, çeşitli sosyal tabakaların milli gelirden aldıkları paylar konusunda ancak kaba hatlarıyla bir bilgi sağlayabilir. ii. Kişisel gelir dağılımı, milli gelirin kişiler ve tüketici birimleri (aileler) arasındaki dağılımını gösterir. Kişisel gelir dağılımında önemli olan elde edilen gelirin kaynağı ve bileşimi değil, miktarıdır. En yüksek ve en düşük gelir grupları arasındaki farklar (eşitsizlik derecesi) ve bu eşitsiz dağılıma yol açan mekanizmalar incelenir. Bu dağılımda ülke nüfusu genelde beş eşit gruba ayrılır. Nüfusun % 20’sini temsil eden her bir gruba düşen ulusal gelir hesaplanarak hane halkının yüzde dağılımı ile gelirin yüzde dağılımı karşılaştırılır. Hane halkının toplumun hangi kesimlerini temsil ettiği belli olmadığından sermaye sahipleri, emekçiler ve çiftçiler gibi toplumu oluşturan farklı sınıflar arasında tarafsız bir dağılımı öngörür. iii. Sektörlere göre gelir dağılımı, çeşitli üretim sektörlerinin sosyal hasıladan aldıkları payları gösterir. Başka bir ifadeyle, tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinin ulusal gelirden aldıkları payları, bunların uzun vadedeki seyirlerini, ulusal gelir dağılımındaki değişikliklerin hangi sektörlerin lehine ya da aleyhine geliştiğini ortaya koyar. iv. Bölgesel gelir dağılımı, bir ülkenin farklı bölgelerinde yaşayan kişilerin ulusal gelirden ne oranda pay aldıklarını gösterir. Bu gelir dağılımı bir ülkenin gelişmiş ve az gelişmiş bölgeleri arasındaki farklılıkları tespit etmeye yarar. Yukarıda belirtilen dört farklı gelir dağılımı türünün her biri açısından “birincil dağılımı” ve “ikincil dağılımı” ayrımının yapılması da mümkündür. Birincil dağılımda, belirli bir dönem süresince piyasa sürecinin meydana getirdiği gelir dağılımı, ikincil dağılımda ise, devletin piyasa mekanizmasının işleyişine çeşitli araçlarla yaptığı müdahaleler sonucunda oluşan gelir dağılımı söz konusudur. III. Gelir Dağılımını Belirleyen Faktörler Gelir dağılımı, belirli bir yoksulluk sınırı altında kalan kişi ya da hane halkının dağılımından daha ziyade nüfusun tümüne ait dağılımı belirlediği için yoksulluktan daha geniş bir kavramdır. Ancak, gelir dağılımı ve yoksulluk birbirleriyle yakından alakalı kavramlardır. Belirli bir gelir düzeyinde gelir dağılımındaki eşitsizlik ne kadar artarsa yoksulluk içinde yaşayan kişilerin oranı da o ölçüde artar. Bu nedenle gelir dağılımını (eşitsizliğini) belirleyen temel faktörler incelendiğinde aynı zamanda yoksulluğun belirleyicileri de ele alınmış olur. Doğal ya da insan yapımı afet ve felaketlerin belirli kişi ve gruplar üzerinde geçici bir süre için açlık, kıtlık ve yoksulluğa neden olan etkileri bir yana bırakılırsa gelir dağılımı (eşitsizliği) ve yoksulluk üzerinde önemli etkilere sahip olan faktörleri dört ana başlık altında toplamak mümkündür: yapısal faktörler, sosyal norm ve düzenlemeler ile kamu politikaları (Tanzi, 1998). Burada yapısal faktörler ile sosyal norm ve düzenlemeler ele alınacak kamu politikaları ise ayrı bir başlık altında incelenecektir. A. Yapısal Faktörler Gelir dağılımını belirleyen faktörler birincil dağılımı belirleyen faktörler ve ikincil dağılımı belirleyen faktörler olmak üzere iki ana başlık altında da toplanabilir. Burada piyasa sürecinin oluşturduğu gelir dağılımını belirleyen unsurlar üzerinde durulacaktır. 1. Emek Piyasasında Arz-Talep Dengesi Tam rekabet koşulları altında kişilerin elde ettikleri kazançlarındaki değişiklikler arz-talep dengesi neticesinde belirlenir. Belirli bir emeğin gerçekleştirdiği hizmete olan talep arza göre daha fazla artarsa o emek grubundakilerin elde ettikleri gelirler artar; aksi halde ise azalır. İşgücü, kalifiye olan ve olmayan işgücü olarak kabaca iki grup altında toplanabilir. Kalifiye olma, eğitim süreci boyunca elde edilen yetenek ve beceriler, çalışma yaşamı boyunca edinilen tecrübeler ve yapılan işle alakalı özel yetenekler şeklinde değerlendirilebilir. Kalifiye olan ya da olmayan işgücünün aldığı ücret verimlilikleri ile doğrudan alakalıdır. İşgücünün verimliliği ise mevcut üretim teknolojisine ve bu işgücünün arzına bağlıdır (Şekil 1). Nispi arz eğrisi işgücünün kalifiye olan ve olmayan işgücü olarak ikiye ayrıldığını göstermektedir. Kalifiye işgücü piyasası şeklin sol yanında yer almakta ve kalifiye işgücü talebi soldan sağa ve aşağıya doğru bir eğim izler. Başka bir ifadeyle kalifiye işgücü ücreti azalınca bu işgücüne olan talep artar. Kalifiye işgücü arz ve talebinin kesiştiği yerde kalifiye işgücünün fiili ücreti ortaya çıkar. Şeklin sağ tarafında ise kalifiye olmayan işgücü piyasası yer almaktadır. Kalifiye olmayan işgücü talebi sağdan sola ve aşağı doğru bir eğilim gösterir ve kalifiye olmayan işgücü arzı nispi arz eğrisi ile gösterilmektedir. Benzer bir şekilde kalifiye olmayan işgücünün fiili ücreti arz ve talebin kesiştiği yerde oluşur. Kalifiye işgücü arzında meydana gelen bir artış kalifiye işgücü ücretlerini aşağıya doğru çekecek, kalifiye olmayan işgücü arzındaki bir düşüş ise kalifiye olmayan işgücü ücretlerini artıracaktır. Her iki türden işgücünün talepleri arasındaki farklılıklar artarsa kalifiye işgücü ücretlerinde ılımlı bir artış, kalifiye olmayan işgücü ücretlerinde ise bir azalma meydana gelir. Kalifiye işgücü talepte meydana gelen bu artışlar nedeniyle görece daha fazla gelir elde edeceğinden gelir dağılımı zamanla kalifiye işgücü lehine değişecektir. Kalifiye işgücü talebinin artmasına yol açan temel unsurlar üç ana başlık altında toplanabilir: globalleşme, teknolojik değişim ve sanayi sektörünün görece ağırlığının ortadan kalkması. 2. Üretim Faktörlerinin Dağılımı Ulusal gelirin milli hasılanın üretimine katkıda bulunan üretim faktörlerine ödenen gelirlerin toplamı olarak tanımlarsak üretim faktörlerine sahip olmayanların herhangi bir geliri elde etmeleri de söz konusu olamaz. Başka bir ifadeyle, gelir elde etmenin temel koşulu üretim faktörlerine sahip olmak ve bunları fiilen üretimde kullanmaktır. Ulusal gelirin, emek ve servet gelirlerinin toplamından oluştuğunu varsayarsak gelir dağılımını belirleyen asli unsurların şunlar olduğunu görürüz: Emeğin dağılımı, servetin dağılımı ve faktör fiyatları. i. Emeğin dağılımı: Emeğin yetişkinler arasında dağılımında eşitsizlikler bulunmaktadır. Bu eşitsizliğin temel nedenleri şunlardır: ◦ Kişisel kabiliyet farkları.Tüm insanlar farklı kabiliyetlere sahiptirler. Üstün kabiliyete sahip olan kişilerin gelir elde etme konusundaki maharetleri daha yüksektir. Hangi kabiliyetlerin gelir elde etme başarısını artırdığı konusu tartışmalı olmakla birlikte okulda ve eğitimde başarılı olmak, zeki olmak, girişimci ve yenilikçi bir ruha sahip olmak ve sağlıklı olmak elde edilen gelirleri artıran nitelikler arasında en önemlileridir. ◦ Çalışma koşullarındaki farklılıklar. Bazı kişiler daha fazla gelir elde etmek amacıyla gönüllü olarak daha fazla süre ile çalışabilirler veya bazı meslek ve işlerde emek son derece önemli olabilir. Öte yandan, bazı işler diğerlerine kıyasla daha tehlikeli veya istenmeyen işler olabilir. kişilerin bu tip işlerde çalışmasını sağlamak için bazı teşvikler verilebilir. Sonuçta, çalışma koşullarındaki bu tip farklılıklar elde edilen gelirlerde farklılığa yol açabilir. ◦ Risk almadaki farklılıklar. Bir çok kişi parasını tehlikeli ve riski çok işlere yatırarak yüksek bir gelir elde ederken diğerleri risk almaktan kaçınırlar. Bu durum da gelir farklılığının ortaya çıkmasını sağlayan nedenlerden biridir. ◦ Alınan eğitimdeki farklılıklar. Beşeri sermayeye yapılan yatırımlar gelir dağılımı eşitsizliğini azaltma konusunda son derece önemli bir role sahiptir. Eğitim düzeyi kişiler arasındaki gelir farklılıklarının en önemli nedenlerinden birisidir. ◦ İş tecrübesi. Daha fazla tecrübeye sahip olan ve daha fazla kalifiye olan işçiler daha fazla gelir elde ederler. ◦ Şans. İnsanların kontrol edemedikleri bazı faktörler ve rastlantılar zengin ya da yoksul olmalarına yol açabilir. Örneğin, su bulmak amacıyla tarlasında kuyu açan biri petrol bulduğu için zengin olabilirken kendisinin meydana getirmediği bir durgunluk nedeniyle bir inşaat işçisi işsiz kalabilir. Fırsat eşitliği ücret gelirlerinin eşitlenmesine olumlu katkı sağlayabilir ancak fırsat eşitliği büyük ölçüde sağlansa bile emekçinin kişisel becerisi, yaşadığı kent, işgücünün uzun ya da kısalığı, işinde tek adam oluşu ve benzeri nedenlerle ücret gelirleri mutlak anlamda eşit olamaz. Eğitim yoluyla yüksek ücretli işkollarına ve mesleklere yönelik emek arzının artırılması halinde ücretler arasındaki farklar azalabilir. Ancak yüksek ücretli işler yüksek becerileri gerektirir ve bu becerileri elde etmek son derece zahmetli, fazla zaman alan ve maliyetlidir. Bu nedenle arz yönünden kısıtlamalar azaltılsa dahi farklı işlerin farklı vasıflarda emeği gerektirmesi ve işgücünün aynı kalifiyeye sahip olmasındaki zorluklar nedeniyle emeğin vasfının dağılımında eşitsizlikler var olmaya devam edecek ve emek gelirleri arasındaki eşitsizliği oluşturmaya devam edeceklerdir. Uzun vadede eğitimde fırsat eşitliği ne kadar artarsa bu eşitsizlik de o ölçüde azalacaktır. ii. Servetin dağılımı: Servet dağılımı, tüketici karar birimleri arasındaki gelir dağılımını da etkileyebilir. Zira, sahip olunan servet ve bu servetlerden elde edilen gelirlerin mevcut dağılımı farklı kişi ve grupların elde edecekleri gelirler arasında önemli farklılıkların oluşmasına yol açmaktadır. Üstelik servet dağılımı vasıflı emek dağılımına kıyasla daha eşitsiz bir dağılımdır. Az sayıdaki tüketici birimi özel servetlerin çok büyük bir kısmını elinde bulundurmaktadır. Bu durumun en önemli nedenlerinden biri emeğin vasıflarının artırılabilmesi olanağı sınırlı iken servet edinmenin sınırsız olmasıdır. İkinci olarak, gelirlerin tamamı çalışılarak elde edilmemektedir. Gelir getiren servet önemli bir gelir kaynağıdır ve servetlerin büyük bir kısmı miras olarak edinilmiştir. Miras olarak edinilen tek servet türü mali nitelikte olan servet değildir, beşeri sermaye de miras olarak edinilir. Bu kalıtım yoluyla edinilen bir mirastır. Aradaki bağlantı tam ve kesin olmasa da zeki ve yetenekli ebeveynlerin çocuklarının da zeki ve yetenekli olma ihtimali yüksektir. Öte yandan, servet sahibi olan ve iyi yetişmiş ebeveynler çocuklarını iyi yetiştirmekte ve onların iyi eğitim almalarını sağlamaktadırlar, yani mali servetlerinin yanı sıra beşeri servetlerini de çocuklarına aktarmaktadırlar. iii. Faktör fiyatları: Faktör fiyatları ile kastedilen ücret, faiz, rant ve kar gibi üretim faktörleri fiyatlarıdır. Faktörler düşük fiyatlı mesleklerden yüksek fiyatlı olanlara doğru hareket etme eğilimindedirler. Fiyatların düşük olduğu sektörlerde arz edilen miktarlar azalacaktır ve neticede ortaya çıkan bu eksiklik fiyatları yükselmeye zorlayacaktır. Fiyatların yükseldiği mesleklerdeki faktör arz miktarları yükselecek ve sonuçta ortaya çıkan fazlalık faktör fiyatlarını azalma yönünde zorlayacaktır. Bu hareket transfer için bir güdü kalmayana dek, yani faktör fiyatları eşitlenene kadar sürecektir. Faktör fiyat farklılıkları iki farklı tipe ayrılabilir: ◦ Dinamik farklılıklar. Faktör fiyatlarında meydana gelen bazı farklılıklar geçici bir dengesizlik durumu ortaya koyar. Bir endüstrinin büyümesi ve bir başkasının küçülmesi durumunda ortaya çıkan bu tip farklılıklar faktörlerin yeniden dağılımına yol açarlar ve bu yeniden dağılım bir süre sonra farklılıkları ortadan kaldıracak yönde bir etkide bulunur. Bu sürecin ne kadar zaman alacağı faktörlerin bir endüstriden diğerine hareket kolaylığına, yani faktör akışkanlık derecesine bağlıdır. ◦ Denge farklılıkları. Bazı faktör fiyatı farklılıkları kendilerini ortadan kaldıracak kuvvetleri ortaya çıkarmaksızın dengede kalmaya devam edebilirler. Denge farklılıkları faktörlerin kendi içlerindeki farklılıklara (arazilerin veriminin farklı olması, emeğin yeteneğinin farklı olması), beceri elde etme maliyetindeki farklılıklara ve farklı faktör kullanımlarının parasal olmayan avantajlarındaki farklılıklarla alakalıdır. Hangi tür faktör fiyatı farklılığı meydana gelirse gelsin, tüketici birimler arasındaki gelir dağılımını fiyatı değişen faktörün lehine ya da aleyhine değiştirir. B. Enflasyon ve İktisadi Krizler İstikrarsız bir ekonominin göstergesi olan enflasyon gelir dağılımında eşitsizliğe yol açan temel unsurlardan biridir. Sermaye gelirleriyle emek gelirleri arasında emek aleyhine dengesizliğe yol açan en önemli araçlardan biri enflasyondur. Enflasyon, gelir dağılımı üzerinde lineer olmayan bir etkiye sahiptir: yüksek enflasyon gelir dağılımındaki eşitsizliği önemli ölçüde artırır; ancak, enflasyon oranının aşağı çekilmesi gelir dağılımında doğrudan doğruya bir iyileşmeye yol açmaz. Öte yandan, enflasyon gelir dağılımı üzerinde tersine artan oranlı bir vergi ile benzer etkilere sahiptir. Yüksek gelire sahip kesimler enflasyon karşısında genellikle kendilerini iyi koruyacak imkanlara sahiplerken enflasyon sabit gelirli kişiler üzerinde son derece kötü etkilere sahiptir (UNDP, 1999). Yüksek enflasyon, iktisadi krizlerin gelir dağılımı üzerinde olumsuz etkilerin ortaya çıkmasına yol açtığı tek kanal değildir. İktisadi krizler, milli paranın değer yitirmesi, işsiz kalma, iflas etme ve benzeri yollarla gelir dağılımını olumsuz yönde etkilemektedir. Krizlerin ortaya çıkardığı iktisadi ve sosyal şokların olumsuz etkilerini hafifleten veya ortadan kaldıran sosyal güvenlik ağlarının genellikle yetersiz olduğu Gelişmekte Olan Ülkeler’ de iktisadi krizlerin etkisi daha fazla olmaktadır. Bu durumda emekçiler üç seçenekle karşı karşıya kalmaktadırlar: daha düşük bir ücreti kabul etme, enformel sektöre kayma veya işsiz kalma. Her üç halde de gelir dağılımı olumsuz yönde etkilenmektedir. Bu tip krizler sonrası en fazla etkilenen kesimler en marjinal durumda olanlardır: işsizler, yaşlılar ve yoksullar (UNDP, 1999:367). İktisadi krizleri ortadan kaldırmak için uygulamaya konulan istikrar ve uyum programları da gelir dağılımı üzerinde olumsuz etkilere sahiptir. Zira, bu programlar kişilerin tüketimlerinin azalmasına yol açan daraltıcı para ve maliye politikalarını yürürlüğe koyarlar. Öte yandan, milli paranın değer yitirmesi reel ücretleri baskı altına alır. Çalışan kesimler, bir yandan ücretlerin dondurulması, istihdam olanaklarının kısıtlanması ve ücret dışındaki menfaatlerdeki kesintilerden etkilenirken; diğer yandan, sübvansiyonların kamuya olan yükünün azaltılması ve kamu açıklarının kapatılması amacıyla kamu kesimince üretilen mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki artışla yüz yüze kalırlar. Sonuçta, bu tip uygulamalar gelir dağılımındaki eşitsizliği doğal olarak artırır.
C. Eğitim Düzeyi Geçmişte tarım kesiminin ekonomide ağırlıklı bir yere sahip olduğu bir çok Gelişmekte Olan Ülke’de toprak sahibi olma gelir dağılımının en önemli belirleyicisi konumundaydı. Günümüzde toprak artık önemli bir üretim faktörü değildir ve kentleşmenin, sanayileşmenin ve hizmet üretiminin artması sonucu gelir dağılımındaki eşitsizliğin temel nedeni olma özelliğini önemli ölçüde kaybetmiştir. Öte yandan, ekonomilerin gittikçe artan oranda dışa açılması ve dış ticaret engellerinin önemli ölçüde azaltılması sonucu rekabetin artması ve şirketlerin piyasalarda tekel oluşturma güçlerinin aşınması nedeniyle eşitsizlik unsuru olarak tekelleşme de eski önemini sürdürememektedir. Günümüzde beşeri sermaye en önemli üretim faktörü konumundadır. Eğitim alanındaki eşitsizlikler gelir dağılımındaki eşitsizliklerin ortaya çıkmasına yol açan unsurların başında gelmektedir. Arazi ve fiziki sermaye gibi üretim faktörlerinde herhangi bir kişinin sahip olabileceği miktar konusunda herhangi bir sınır söz konusu değilken bir kişinin sahip olabileceği bilgi konusunda doğal bir sınır bulunmaktadır. Bu nedenle, toplumun eğitim düzeyi arttıkça gelir dağılımındaki eşitsizlik de o ölçüde azalma eğilimine girecektir. D. Sosyal Norm ve Düzenlemeler Gelir dağılımı ve yoksulluk üzerinde doğrudan ya da dolaylı yollardan etkide bulunan çok sayıda sosyal norm ve düzenleme bulunmaktadır. Ülkeden ülkeye farklılıklar gösteren bu tip norm ve düzenlemelerden gelir dağılımı üzerinde önemli etkilere sahip olanlar şunlardır (Tanzi, 1998): i. Kira sözleşmeleri. Gayrimenkul mülkiyetinin küçük bir azınlık elinde yoğunlaştığı ve kiralar üzerinde kamusal denetimin söz konusu olmadığı ülkelerde gelenekler kira sözleşmelerinde etkili olmaktadır ve özellikle tarım arazilerinin kiralanmasında yaygın olarak uygulanan “yarılık sistemi” tarımsal gelirlerin dağılımını belirlemede önemli bir role sahip olmaktadır. ii. İş sözleşmeleri. Kore ve Japonya gibi Asya ülkelerinde çalışma yaşamındaki gelenekler gereği işçiler yaşam boyu istihdam garantisi ile işe alınmakta ve iktisadi durgunluk dönemlerinde bile işten çıkarılmamaktadır. Bu gelenek zımni ve hükümet dışı bir sosyal güvenlik sistemini yürürlüğe koymakta ve gelir dağılımı üzerinde olumlu etkiler meydana getirmektedir. iii. Evlilikle ilgili kurum ve normlar. Çeyizlerin değerini, eş seçimini, evlilik masraflarını, evlilik yaşını, düğünde verilen hediyeleri belirleyen ve etkileyen gelenekler gelir ve servetin dağılımı üzerinde çok önemli etkilere sahiptir. Zenginin zenginle yoksulun yoksulla evlendiği ülkelerde gelir dağılımının uzun yıllar değişmeden kalma olasılığı vardır. Modernleşme ve globalleşmenin bu gelenekler üzerinde meydana getirdiği değişimler gelir dağılımını olumlu yönde etkileyecek niteliktedir. iv. Miras ile alakalı kural ve gelenekler. Geleneksel toplumlarda beşeri sermayeye kıyasla servet ve servetin miras yoluyla sonraki kuşaklara aktarılma biçimi gelir dağılımındaki eşitsizliğin önemli bir belirleyicisidir. Bazı toplumlarda mal ve mülkün yanı sıra “sosyal sermaye” de miras olarak sonraki kuşaklara aktarılabilmektedir. Aile adı, bu adın itibar ve şöhreti, aile bağlantıları ve ailenin toplumdaki mevkii sosyal sermayeyi oluşturmaktadır. Sosyal sermaye açısından avantajlı konumda olanlar daha yüksek gelir elde etme olanağına sahip olabilmektedir. Mevcut sosyal normlar kamusal karar ve düzenlemeler yoluyla değişebileceği gibi globalleşme ve önemli iktisadi gelişmeler de bu normları değiştirebilir. Modernleşme emeğin mobilitesinin artmasına yol açmaktadır. Bu durum ise evlilikle ilgili kurum ve normları değiştirmektedir. Evlilikte mal ve mülk sahibi olma ve çeyizin değerli olması yerine beşeri sermayenin niteliği belirleyici olmaktadır. Örneğin, iyi eğitimli kişiler yine iyi eğitimli olanlarla evlenmektedirler. Bu eğilim ise gelir dağılımındaki eşitsizliğin azalmasına yol açan yeni normların oluşmasına katkıda bulunmaktadır. E. Globalleşme Globalleşme olarak adlandırılan süreçte ülkeler dünya ekonomisine gittikçe daha fazla entegre olmaktadırlar. Bu entegrasyonda mal ve hizmetlerin yanı sıra teknolojiler, finansal akımlar, doğrudan yabancı sermaye yatırımları, göç eden emek, bilgi ve kültürel akımlar önemli göstergelerdir. Bu süreçle birlikte sosyal ilişkiler, ulusal sınırlar, zaman ve mesafe gibi kısıtlamaların etkisinden uzakta oluşmaktadır. Globalleşme süreci, ticaretin ve yatırımın önündeki engellerin kaldırılması sürecini de beraberinde getirmektedir. Bu eğilim uluslararası sınırları aşma yeteneğine sahip olan gruplar lehine gelir dağılımını değiştirir. Sermaye sahipleri, yüksek vasıflı işçiler ve kaynaklarını talebin en çok olduğu yerde arzetme imkanına sahip olan kesim bu gelişme sonucunda refahını artırırken vasıfsız veya az vasıflı işçiler ile orta düzeydeki yöneticilere yönelik talep daha esnek bir hale geldiğinden, başka bir ifadeyle, çalışan nüfusun geniş katmanları tarafından sunulan hizmetler milli sınırlar ötesindeki insanlarca kolayca ikame edilebilir bir hale geldiğinden, bu kesim refah kaybı ile karşı karşıya kalmaktadır (Rodrik, 1997:19). İşçilerin ikame edilebilirliğinin artması, bu kesimi ücret dışı maliyetlerin daha büyükçe bir kısmını üstlenmek, ücretler ve çalışma koşulları açısından daha büyük bir güvensizlik ve istikrarsızlık ile karşı karşıya kalmak ve pazarlık güçlerinin azalması sonucunda daha düşük ücretler ve ödenekler almak zorunda bırakmaktadır. Globalleşme, hükümetlerin sosyal güvenlik sağlamasını gittikçe zorlaştırmaktadır. Ekonomilerin dış ticarete açıklığıyla sosyal güvenlik talebi arasında pozitif bir korelasyon bulunmaktadır. Ancak, yabancı yatırımcıları çekmek için dış ticarete yönelik korumacı uygulamaları gevşetmek ve vergi rekabetine girişmek zorunda kalan hükümetlerin, vergi tabanında meydana gelen erimeye bağlı olarak, vergi toplama yeteneklerinde azalma meydana gelir. bu durum ise hükümetlerin eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerini yerine getirmede güçlüklerle karşılaşmalarına yol açar. Bu süreç, neticede, geniş halk kitlelerinin yoksullaşması ve yoksulluk riski ile karşı karşıya kalmasına ve gelir dağılımının bozulmasına yol açar. Globalleşme, genel olarak, istihdam olanaklarını artırmaktadır. Ancak düşük vasıflı işçilerin refahını son derece olumsuz bir şekilde etkileyecek gelişmelere de yol açmaktadır. Bu tip gelişmelere yol açacak iki gösterge bulunmaktadır. Bunlardan birincisi vasıflara göre ücret farklarının genişlemesi; ikinci gösterge ise, emek piyasasının gittikçe daha az istikrarlı ve daha az güvenilir bir hale gelmesidir (Rodrik, 1997). Sonuçta, kazançlar ve çalışma saatlerinde daha yüksek kısa dönemli değişkenlikler ve vasıflı işçiler arasındaki eşitsizlikler artmakta ve ortaya çıkan istikrarsızlık düşük vasıflı işçilerin yaşam standartlarının kötüleşmesine yol açmaktadır. Geleneksel sektörlerde işlerini kaybedenlerin büyüyen ve gelişen sektörlerde iş bulabilmeleri mümkün olsa da bu ancak vasıflı işçiler için güçlü bir ihtimaldir. Öte yandan, istihdam coğrafi ve sektörel açıdan yoğunlaşmışsa özellikle vasıfsız işçilerin iş bulabilme imkanı azalır ve bu durum yoksulluk ve eşitsizliği artırabilir. Globalleşme, dış ticareti ve dolayısıyla iktisadi büyümeyi artırır. İktisadi büyümenin artması ile birlikte iç ve dış piyasalara erişim olanağı artacağından verimlilik ve elde edilen ortalama gelir artar; ancak, gelir elde etme olanaklarının yetersizliği nedeniyle yoksul kesim bu artıştan diğerleri kadar yararlanamaz. Bu nedenle küreselleşme, hem yurt içinde hem de ülkelerarasındaki gelir farklılıklarını artırabilir. Globalleşme, iyi yönetilirse bu süreç sonucunda yaratılan servet ve gelir imkanları milyonlarca yoksulun bu durumdan kurtulmasına imkan sağlayabilir. Kötü yönetilmesi halinde ise marjinalleşme ve güçsüzlük ile yoksulluk ve gelir eşitsizliğini artırabilir. F. Teknolojik ve Organizasyonel Değişim Teknolojik gelişme ve değişim kalifiye işgücünün verimliliğinde artışlara yol açacağı için bu türden işgücünün lehine sonuçlar doğurur. Yalnızca kalifiye işgücü teknolojik gelişmelerden avantaj elde etme olanağına sahiptir. Yaygın teknolojik değişiklikler (robot teknolojisi v.b.) kalifiye olmayan işgücünün işini elinden alırken dar kapsamlı değişiklikler kalifiye işgücüne avantaj sağlarken kalifiye olmayan işgücünü olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Sanayileşmiş ülkelerde örgütsel anlamda bir devrim söz konusudur. Bu değişimin asıl unsurlarını üretimin, işin, ürün dizaynının, planlamanın ve şirketlerdeki otoritenin örgütlenmesindeki değişiklikler meydana getirmektedir. Örgütsel değişimler de gelir dağılımının yapısı üzerinde etkili olmaktadır. Örgütsel değişime yol açan temel faktörler şunlardır: i. Fiziki sermayede meydana gelen değişim: Son zamanlarda fiziki sermayede, bu tip sermayeye sahip olanların gelir dağılımını kendi lehlerine çevirmelerine yol açacak, önemli bir değişim söz konusudur. Çok amaçlı makineler, programlanabilir imalat ekipmanları, bilgisayar destekli dizayn ve imalat gibi yenilikler farklılaşmış ürünlerin kitlesel düzeyde ve daha az maliyetle üretilebilmesini sağlamaktadır. Makinelerin çok boyutlu görevleri ifa edebilmeleri ve daha yetenekli bir hale gelmeleri bu makineleri kullananların da daha yetenekli olmasını gerektirmekte ve bu tip yeteneklere sahip olan çalışanlara avantaj sağlamaktadır. ii. Enformasyon teknolojisindeki değişim: Enformasyon teknolojisinde son zamanlarda meydana gelen değişiklikler bilgiyi yöneticilerden işçilere, firmalardan tedarikçilere ve üreticilerden tüketicilere doğru aktarmaktadır. Günümüzde bir çok yönetici ve işçi dizayn sorunları, üretimdeki darboğazlar, girdilerin tedariki, müşteri talepleri ve diğer bir çok iş açısından daha fazla ve tam zamanında bilgi sahibidir. Üretimde rol alan unsurlar içerisinde üst düzey yöneticilerin dışında kalanların daha fazla ve daha değerli bilgilere sahip olma olanaklarının artması ikinci grubun elde ettiği gelirleri artırmakta ve gelir dağılımını olumlu yönde etkilemektedir. iii. Beşeri sermayedeki değişim: Eğitim ve öğretim sistemlerinin gelişmesi ve genç neslin daha iyi bir eğitim görmeye başlaması kalifiye işgücü arzını tedricen artırmaktadır. İyi eğitim belirli bir alanda uzmanlaşmayı artırmanın yanı sıra belirli ürünlerin üretiminde daha üretken ve beceri sahibi olmayı gerektirdiği için daha iyi eğitim almış kişilerin gelirleri artmaktadır. iv. İşçi ve tüketicilerin tercihlerindeki değişim: İnsanlar beceri düzeyi daha yüksek ve çok yönlü bir beşeri sermayeye sahip olunca çalışma yaşamlarındaki tercihlerinde değişiklikler meydana gelmektedir. Eğitimli işçiler, eski tip tekrara dayanan sıkıntı verici meslekler yerine inisiyatif alabilecekleri, yaratıcılıklarını gösterebilecekleri ve karar alma yetkisine sahip olabilecekleri değişken yapıdaki işleri tercih etmektedirler. Tüketicilerin ürün çeşitliliğine önem vermeleri ve tüketici tercihlerine dayalı standart ve seri üretim olmayan ürünlerin üretilmesi zorunluluğu bu tercihi güçlendirmekte ve örgütsel yapıyı değişime zorlamaktadır. Çok yönlü beceriye sahip olan ve bu becerilerini uygulamaya koyma imkanına sahip olan çalışanlar daha fazla gelir elde etme olanağına sahip olmaktadırlar. Örgütsel değişim, çalışma hayatında gerekli olan becerileri yeniden tanımlamaktadır. Yeni yapıda, kalifiye olmak çeşitli görevleri çok boyutlu olarak yapabilmeyi, yeni görevleri çabucak kavramayı, diğer çalışanlarla iletişim kurma yeteneğine sahip olmayı, sorumluluk ve karar verme yeteneğine sahip olmayı ve değişen müşteri ihtiyaçlarına cevap vermede inisiyatif alabilmeyi gerektirmektedir. Özetle söylersek, örgütsel değişim farklı nitelikte bir işgücü talep etmektedir. Bu niteliğe sahip olanların kazançları diğerlerine göre artmaktadır. III. Makro-Ekonomik Politikalar, Gelir Dağılımı ve Yoksulluk Hükümetlerin elinde gelir dağılımının büyüklüğünü ve fonksiyonunu ve dolayısıyla yoksulluğu etkileyecek çok sayıda araç bulunmaktadır. Mali olmayan politika araçları arasında istihdam, ücret ve fiyat kontrolleri yer alırken vergi politikası, kamu giderleri politikası ve kamu borçları politikası mali politika araçlarını oluşturmaktadır. Bu araçlar kadar etkili olmasa da para politikası da gelir dağılımı ve yoksulluk üzerinde etkide bulunabilir. A. Para Politikası Yoksulluk zamanımızın en önemli problemlerinden biridir. Gelir dağılımında eşitsizliğin artması, yoksulluk sınırı civarında gelire sahip olan kesimler itibarıyla, yeni yoksulların ortaya çıkmasına veya mevcut yoksulların durumunun daha da kötüleşmesine yol açar. Bu nedenle gelir dağılımının denkleştirilmesi yoksullar açısından da son derece önemli bir konudur. Para politikası, kısa vadede, milli geliri, enflasyon ve işsizliği etkileyebilir. Bu değişkenlerde meydana gelebilecek herhangi bir değişikliğin yoksulluk ve gelir dağılımı üzerinde etkide bulunması durumunda para politikasının yoksulların refahını etkilemesi mümkündür. 1. Para Politikasının Kısa Vadedeki Etkileri Faiz hadlerinin düşürülmesi ve kredilerin kolaylaştırılması, yani genişletici para politikası, tüketicilerin gelecek hakkında karamsar olmaması durumunda, kısa vadede tüketim ve dolayısıyla milli hasıla üzerinde olumlu bir etkide bulunur. Tüketim eğiliminde meydana gelen artışlar ise enflasyonun artması ile neticelenebilir. Para politikasının kısa vadedeki bu etkileri yoksulların durumunu üç mekanizma vasıtasıyla etkileyebilir (Romer ve Romer;1998): ◦ Konjonktürel bir gelişme sonucunda ortalama gelirin artması yoksulluğun azalmasına yol açar. Başka bir ifadeyle, ortalama gelirin artması halinde ortalama gelir civarında bir gelire sahip olan kişi veya hane halklarından bir kısmının yoksulluk sınırının üzerinde bir gelire sahip olmaları mümkündür. Genişletici para politikası kısa vadede ortalama geliri artıracağından bu durum yoksulların da yararlanabilecekleri bir mekanizma oluşturur. ◦ Gelir dağılımında da konjonktürel değişiklikler söz konusu olabilir. Genişletici para politikası sonucunda işsizlikte meydana gelecek bir azalmadan ve işgücü ve reel ücretlerdeki bir artıştan en fazla düşük gelir düzeyindeki işgücü yarar elde edecektir. Bu durumdan yoksullar olumlu yönde etkileneceklerdir. ◦ Genişletici para politikası sonucu meydana gelen enflasyon da dağıtımsal etkilere sahiptir. Örneğin, 1970’li yıllarda Sanayileşmiş Ülkelerde reel refah düzeyinde meydana gelen azalmanın asıl kaynağı enflasyondur. Konjonktürel dalgalanmalar ortalama gelir üzerindeki etkileri yoluyla yoksulluğu etkilerler. İktisadi büyüme ve genişleme yoksulluğu genel olarak azaltır. Konjonktürel dalgalanmalar sonucu meydana gelecek bir işsizliğin gelir dağılımı üzerindeki etkisi son derece güçlüdür. Enflasyonun alacaklılardan borçlulara doğru geliri yeniden dağıtıcı bir etki meydana getirebilir. Enflasyon, nominal gelirleri sabit olan kişilerin reel gelirlerini olumsuz yönde etkileyerek bu kesimin yaşam standartlarını bozar. Gerçekleşen ve beklenen enflasyon hadleri arasındaki fark olarak tanımlayabileceğimiz beklenmeyen enflasyon servetlerin ve gelirlerin bir gruptan diğerine adil olmayan bir biçimde transfer edilmesine yol açar. Beklenmeyen enflasyon, nominal varlık ve borçların reel değerinde aşınmaya yol açtığı için serveti ve gelir dağılımını borçluların lehine-alacaklılar aleyhine değiştirir. Zira taraflar belirli bir nominal faiz oranı üzerinden borçlanma işlemi gerçekleştirirken beklenen enflasyon oranı üzerinden belirli bir reel faiz elde edeceklerini (ya da ödeyeceklerini) düşünürler. Bu beklentinin gerçekleşmemesi alacaklılardan borçlulara bir servet transferine yol açar. Benzer bir şekilde, beklenmeyen enflasyon, toplu iş sözleşmeleri yoluyla gelirin çalışanlardan firmalara veya kamu çalışanlarının ücretleri beklenen enflasyona göre belirlenmesi halinde, devlete transfer edilmesine neden olabilir. Beklenmeyen enflasyon nedeniyle yoksul kesimin olumlu yönde etkilenmesi, yoksulların sahip oldukları mali ve finansal yükümlülüklerin ortalama düzeyinin büyük olmasına ve yeteri kadar mali ve finansal varlığa sahip olmalarına bağlıdır. Gerçekte ise bunun tam tersi bir süreç işlemektedir. Düşük gelir düzeyindeki çalışanların pazarlık gücünün ve varlıklarının yetersiz bir düzeyde olması nedeniyle yoksul kesim, genellikle, enflasyondan olumsuz yönde etkilenir. Bu etkiyi ortadan kaldırmak için reel faiz haddini-reel ücret düzeyini enflasyona endekslemektir. Ancak ücret haddini endeksleme uygulamaları, üretim maliyetlerini ve dolayısıyla genel fiyat düzeyini yükseltmek suretiyle ekonominin bir ücret-fiyat sarmalına girmesine ve sonuçta enflasyon haddinin yükselmesine yol açabilir. Uygulama sonucunda hiper enflasyon sürecine girilmesi halinde yoksul kesim bu durumdan olumsuz bir biçimde etkilenir ve gelir dağılımın bu kesim aleyhine bozulur. Beklenen enflasyonun da yoksullar üzerinde olumsuz etkileri söz konusudur. Vergilerin nominal gelir üzerinden alınması ve nominal gelir arttıkça vergi oranlarının da artması halinde enflasyon kişilerin reel vergi yüklerinin artmasına yol açar. Kişilerin vergi öncesi reel gelirleri aynı iken vergi oranlarının yüksek olması vergi sonrası reel gelirlerinin daha düşük olması anlamına geleceğinden beklenen enflasyon, kişilerin reel gelirlerinin bir kısmının hükümete transfer edilmesine yol açacaktır. Vergi kanunlarında bir değişiklik yapılmadığı halde reel vergi oranının yükselmesinin söz konusu olduğu bu durumu önlemenin yolu vergiyi reel gelir üzerinden almak veya vergi oranlarını kişilerden hükümete reel gelir transferini önleyecek düzeyde düşük tutmaktır (Ünsal, 1999:69). Para politikaları iktisadi konjonktürü refah düzeyine çıkarmazlar. Bu tip politikalar istihdam ve milli hasılayı geçici olarak normal seviyenin üstüne çıkarabilir. İşsizlik seviyesinin düşük olması ve milli hasıla düzeyinin yüksek olması ise enflasyonun artmasına yol açar. Bu değişkenler de bir müddet sonra tekrar normal düzeylerine geri dönerler. Tüm genişletici politikalar, ortaya çıkacak enflasyona katlanılsa bile, ancak geçici olarak yoksulluğun hafifletilmesine katkıda bulunabilirler. Zira, hükümetler, bir müddet sonra, gelir dağılımını olumsuz yönde etkileyen enflasyonu aşağı indirmek için istihdam düzeyini ve milli hasılayı aşağı çekecek daraltıcı politikaları uygulamak zorunda kalırlar. Sonuçta, uygulanan bu politikaların ortalama yoksulluk düzeyi üzerinde olumlu bir etkisi olmaz. Tam aksine, enflasyonun aşağı inmesi için gereken milli hasıladaki daralma enflasyonun artması için gerekli olandan daha fazla olacağı için konjonktürün refah-çöküş döngüsü ortalama yoksulluğu artırır. 2. Para Politikasının Uzun Vadedeki Etkileri Para politikasının uzun vadede kontrol altına alması gereken değişkenler ortalama enflasyon düzeyi ve toplam talepteki dalgalanmalardır. Bu değişkenler ise uzun vadede büyümeyi ve gelir dağılımını etkilemek suretiyle yoksulların refahı üzerinde etkili olurlar. Yüksek enflasyon belirsizliğe yol açarak gelecekte istikrarsızlık olacağı yolundaki beklentileri artırır, mali piyasalarda sapmalara yol açar ve sermaye üzerinden alınan vergilerin oranlarının yükseltilmesine neden olur. Bu durum her türden yatırımlar üzerinde caydırıcı bir etki meydana getireceğinden neticede iktisadi büyümede gecikmelerin ortaya çıkmasına yol açar. Makro-ekonomik istikrarsızlıklar da yatırımlar üzerinde benzer etkiler ortaya çıkaracağından büyümeyi caydırıcı bir etkinin ortaya çıkmasına neden olur. Yüksek enflasyon ve belirsizlik üretken faaliyetlerin getirisindeki belirsizliği artıracağından toplumsal yararı yüksek olmayan faaliyetlerin kapsamını genişletip çalışma şevk ve isteğini azaltırken rant kollama faaliyetlerini genişletir. Bu durum ise yoksulların ortalama yaşam standardında gerilemelere yol açar.
|