Bedava Ödev İndir > Akademik-Üniversite Kaynaklar > Ekonomi Kaynakları > GELİR DAĞILIMINDA ADALETSİZLİK VE YOKSULLUK

Reklamlar

Sayfa: 1
  Yazdır  
Gönderen Konu: GELİR DAĞILIMINDA ADALETSİZLİK VE YOKSULLUK  (Okunma Sayısı 152 defa)
Mart 11, 2008, 16:27:32 ÖS
Abruzzi
Çalışkan öğrenci
****

Rep +6/-0
Mesaj Sayısı: 1031



Üyelik Bilgileri
« : Mart 11, 2008, 16:27:32 ÖS »

GELİR DAĞILIMINDA ADALETSİZLİK VE YOKSULLUK
I. Yoksullukla ilgili Kavramlar
Yoksulluğun objektif ve üzerinde görüş birliğine varılan bir tanımı yoktur. Zira zenginlik ve yoksulluk temelde şahsi niteliktedir ve yoksulluk kavramı bir bütün olarak toplumun kabul edilebilir bir asgari yaşam standardını neyin oluşturduğu konusundaki tercih ve beklentilerini yansıtır. Yaşamı sürdürmek için gerekli olan asgari gıda, barınak ve giyim miktarı içinde bulunulan zamana ve topluma göre çok büyük değişiklikler gösterebilmektedir. Bir asır önce dünyanın kırsal ve kentsel alanlarında yaşayan kitlelerin çok büyük bir kısmı bu anlamda yoksulluk içinde yaşamakta veya yoksulluk tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktaydı. Toplam üretim son derece kısıtlıydı ve çevre ve iklim koşullarına büyük ölçüde bağlıydı. Doğal afetler ve iklim koşullarına bağlı olarak meydana gelen kıtlık sanayileşmiş ülkelerde bile çok sayıda insanı açlık ve yetersiz beslenme ile karşı karşıya bırakmaktaydı. Günümüzde geçimlik düzeyde gıda, barınak ve giyim sağlamak bir çok ülkede çok daha az sayıdaki aile için bir sorun teşkil etmektedir. Buna karşılık yoksulluk sanayileşmiş ülkeler de dahil olmak üzere dünyanın her tarafında önemli bir sorun oluşturmaya devam etmektedir.
Sözlük anlamıyla yoksul, yeterli düzeyde parası olmayan veya konforlu bir şekilde yaşamak için gerekli olan araçlara sahip olmayan kişidir. Yoksulluk kelimesi ise yaşamın gerektirdiği olanaklardan yoksun olma durumunu ifade etmektedir. Başka dillerde bu durumu ifade etmek için kullanılan kelimelerde de (ör. İspanyolca pobreza, Arapça fakr) yoksulluk ile yaşam için gerekli olan şeylerden mahrum olma bağlantısı bulunmaktadır. Bu mahrumiyet yaşam için ya da yaşamı sürdürmek için gerekli olan şeylerle ilgili olmalıdır.
Yaşamı sürdürmek için gerekli olan şeyler kişilere, içinde bulunulan topluma, çevreye ve koşullara bağlı olarak değişiklik göstereceğinden yoksulluk kavramı her zaman gözlemlenen durumla standart (normatif) durumun karşılaştırılmasını gündeme getirir.
Yoksulluk kavramı, beşeri ihtiyaçlar kavramına dayanır. İnsan toplumsal bir varlıktır ve bu nedenle fiziki varlığını sürdürmesi için gerekli olan beslenme ihtiyacının yanı sıra giyim, barınma, eğitim, sağlık, kültür, ortak yaşama, dinlenme, estetik ve buna benzer sosyo-kültürel ihtiyaçları olan bir varlıktır. İnsanlar doğal olayları kendi ihtiyaçları doğrultusunda değiştirebilme yeteneğine sahip olduklarından yaratıcı yeteneklerinin gelişimi yeni ihtiyaçların ortaya çıkmasına ve mevcut ihtiyaçların değişime uğramasına yol açmaktadır. Bu nedenle beşeri ihtiyaçlar ve insanların yaratıcı yetenekleri toplumsal ve tarihi koşullar tarafından belirlenir.
Beşeri ihtiyaçlar, temelde ekonomik koşullara bağlı olarak karşılanabilen ihtiyaçlar (maddi nitelikte ve yapısal koşullara bağlı olan ihtiyaçlar) ve ekonomik koşullara bağlı olmayan ihtiyaçlar (manevi nitelikte ve kişilere özgü ihtiyaçlar) olarak iki ana grup altında toplanabilirler. Yoksulluk tanımının maddi nitelikte olmayan ihtiyaçların (sevgi, katılım, yaratıcılık, kimlik, özgürlük v.b.) tatminini de içermesi önemli bazı sorunlara yol açabilir. Mesela, yalnız olan ancak çok varlıklı biri yoksul olarak nitelenebilir. Öte yandan, beşeri ihtiyaçlar zaman içinde değişebilir. Belirli bir gelir miktarı bekar birisinin asgari yaşam standardı içinde yaşaması için yeterli olabilir; ancak, aynı kişinin evlenmesi ve çocuk sahibi olması ve gelir düzeyinin aynı kalması durumunda bu kişi ve hane halkı yoksulluk riski altına girebilir.
Yaşam, bireylerin ve hane halkının iktisadi durumunu etkileyen sayısız risklerle doludur. İnsanlar hastalanabilir, sakat kalabilir ya da çalışma yeteneğini kısmen veya tamamen kaybedebilirler. İklim koşulları, hastalıklar, savaşlar ve doğal afetler nedeniyle yeterince mahsul alınmayabilir ve üretim düzeyinde bir azalma meydana gelebilir. Ailenin geçimini sağlayan kişiler ölebilir veya işsiz kalabilir. Bu tip riskler yoksulluk açısından önem taşıyan bir başka beşeri ihtiyaç olan güvenlik ihtiyacını ortaya çıkarır. Bu itibarla yoksulluk tanımının yalnızca beşeri ihtiyaçların içinde bulunulan toplum ve koşullara göre yeterince karşılanmasını değil; bunun yanı sıra bu ihtiyaçların yaşam boyunca tatmin edilmesi gereğini de kapsaması gereklidir.
Yoksulluk, çok boyutlu bir niteliğe sahiptir ve bu nedenle farklı şekillerde tanımlanabilir. Lipton, özel tüketimdeki yetersizliklere odaklanarak yoksulluğu belirli bir düzeyin altında kişi başına özel tüketimin söz konusu olduğu durum olarak (tüketim yaklaşımı) tanımlamaktadır. Drewnowski, yoksulluğu kişilerin ve hane halkının kendileri için uygun görecekleri bir tatmin düzeyini sağlamaya yetecek bir gelire sahip olmamaları şeklinde (subjektif yoksulluk) ya da asgari yaşam standardının gerektirdiği temel gereksinimlerin karşılanabilmesi için yeterli miktarda gelirin elde edilememesi durumu olarak (gelir yoksulluğu) tanımlarken Dünya Bankası, yoksulluğun geleneksel tanımını yapmaktadır: yoksulluk asgari yaşam standardına erişememe durumudur. Başka bir ifadeyle yoksulluk maddi nitelikteki mahrumiyetler nedeniyle kaynaklara ve üretim faktörlerine erişememe ve asgari bir yaşam düzeyini sürdürecek gelirden yoksun olma halidir. Dumanlı ise yoksulluğu geniş anlamda tanımlamaktadır: “beşeri varlıkların ekonomik, fiziki ve sosyal değerlere sahip kaynaklarla arzu edilen biçimde donatılmamış olmasıdır”.
Son zamanlarda yoksulluğun tanımlanmasında gelir/tüketim yaklaşımının yetersiz kaldığı yaygın bir şekilde dile getirilmeye başlanmıştır. Bu çerçevede asgari bir yaşam düzeyini sağlamaya yönelik gelir/tüketim seviyesine sahip olmanın yanı sıra yoksulluğun belirlenmesinde kaynaklara erişim, kamusal mal ve hizmetlere ve yarı kamusal mal ve hizmetlere erişim ile otonomi ve izzet ve onur gibi ölçütlerin de hesaba katılması gerektiği dile getirilmektedir. Baulch ’a göre izzet ve onur ile otonomi kavramları yoksulluk kavramına dahil edilmelidir zira yoksul olmamak, diğer kişilere boyun eğmeyi gerektiren faaliyetleri yapmamakta özgür olmayı ve yaşam tarzını belirleyebilme yeteneğine sahip olmayı gerektirir.
Asgari gıda gereksinimi ile konut, sağlık ve eğitim ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli araç ve olanakların olmaması sonucu ortaya çıkan bir fiziki mahrumiyet durumu olarak nitelenebilecek yoksulluk istihdam olanaklarının olmaması ve değişik türlerde ayrımcılığın mevcut olması halinde artar. Yoksulluk, bir çok durumda, karar alma mekanizmasından dışlanma ve siyasi sürece, iş hayatına ve kültürel faaliyetlere katılımın kısıtlı olması halinde daimi hale gelir. Yoksulluğu tanımlarken çok boyutlu olma özelliği dikkate alınmalı ve aşağıda yer alan farklı boyutlar göz önünde bulundurulmalıdır:
◦   Maddi mahrumiyet: Kişi veya hane halkının yeterli gelirinin olmaması, özel tüketim düzeyinin yeterli olmaması ve kamusal mal ve hizmet ile ortak (sosyal) malların sunumunun yetersiz olması;
◦   Fiziki zafiyet:  Yetersiz beslenme, açlık, hastalık, sakatlık ve maluliyet, güçten düşme;
◦   İzolasyon: Okur-yazarlığın olmaması, eğitim imkanlarından yararlanamama, kaynaklara erişememe, taşrada bulunma, marjinalleşme, ayrımcılık;
◦   Güçsüzlük: Yoksulluktan kurtulma imkanının ve durumunu değiştirme yeteneğinin olmaması; yaşam ve geçimi tehlike altında bırakan olaylara ve iktisadi, sosyal ve doğal şoklara maruz kalma (vulnerability); güvenli bir iş ve konuta sahip olmama;
◦   Katılımın yetersiz olması: Yoksulluğun tanımlanması ve azaltılmasına yönelik proje ve programların hazırlanması ve uygulanmasına katılamama; siyasi yaşamda etkin olamama; sesini duyuramama; insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürememe;
◦   Zamanın yetersiz olması: Kişilerin ve hane halkının tüm zamanlarını fiziki varlıklarını sürdürebilmek için gelir elde etmeye çalışarak geçirmeleri; kültürel faaliyetler için boş zamanın kalmaması;
◦   Çevre kirliliği ve çevrenin bozulması: Çevrenin kirlenmesi ve bozulması sonucu geçim vasıtalarının ortadan kalkması; açlık ve maddi olanaksızlıklar nedeniyle ormanlar gibi doğal kaynakların hızla tüketilmesi.
Kamusal mal ve hizmetlerin yeterli bir şekilde sunulamaması, örneğin yeterli bir altyapı ve iletişim şebekesinin olmaması, yoksulların kolektif tüketime konu olan mal ve hizmetlerden yararlanmalarını engeller. Coğrafik açıdan izole olma ve ulaşım olanaklarının yetersiz olması yoksulların piyasalara erişimini ve katılımını engeller ve iktisadi fırsat ve olanaklardan yararlanmalarına mani olur. Neticede yoksullar gelir ve tüketim kaybı ile karşı karşıya kalırlar.
Yoksulların kaynaklara ve teknolojiye erişimlerinin yeterli bir düzeyde olmaması yoksulların gerçekleştirdiği üretimin enerji-yoğun olmasına yol açmakta ve üretim faaliyetlerinde harcanan zamanı artırmaktadır. Çok zaman gerektiren ve düşük verimliliğe sahip olan işler toplumun daha yoksul kesimini oluşturan çocuk ve kadınlar tarafından yapılmaktadır.
Yoksulluk, kişilerin karar alma mekanizmalarına ve kültürel olaylara katılmalarını engelleyen bir ortamın doğmasına yol açar. Gelir ve tüketim düzeylerinin ve sosyal olanakların yetersiz olması yoksulların sosyal ve iktisadi şoklara karşı daha duyarlı olmalarına ve emniyetsiz bir ortamda yaşamalarına yol açmaktadır. Altyapının yetersiz olması, kamusal mal ve hizmetlerin yeterince sunulmaması, izolasyon, çevre kirliliği ve karar alma mekanizmalarına etkin bir şekilde katılamamaları yoksulların doğal, toplumsal ve iktisadi şok ve risklerle başa çıkma ve değişen koşullara uyum sağlama yeteneklerini azaltmaktadır.
Çok boyutluluk, içinde bulunulan ortam ve koşulların farklı olması, maddi-ekonomik belirleyicilerin yanı sıra gayri maddi ve ekonomik olmayan belirleyicilerin söz konusu olması yoksulluğun tanımlanmasını ve ölçülmesini zorlaştırmakta ve yoksulluğun hangi boyutu üzerinde durulmak isteniyorsa belirli kabullerden yola çıkılarak yoksulluk tanımlanmaktadır.
II.Gelir Dağılımı İle İlgili Kavramlar
Gelir dağılımı, bir ülkede belirli bir süre içinde üretilen ulusal hasıla veya gelirin bireyler, gruplar veya üretim öğeleri arasında dağılımı olarak tanımlanabilir. Gelir dağılımının başlıca türleri şunlardır:
i.    Fonksiyonel gelir dağılımı, ulusal gelirin üretilmesine katkıda bulunan çeşitli üretim faktörlerinin milli gelirden aldıkları payı, yani milli gelirin ücret, faiz, rant ve kar arasındaki dağılımını ifade eden bir kavramdır. milli gelirin farklı sosyal sınıflar arasında nasıl dağıldığı konusunda bilgi edinmeyi mümkün kılan bu dağılım türünde ulusal gelir üretime katılan üretim faktörleri sayısı kadar parçalara ayrılır. İkili ayrıma göre ulusal gelirin emek ve mülk gelirlerinin toplamından oluştuğu varsayılırken Klasik iktisatçılar üretim faktörlerini üç gruba ayırırlar ve üç gelir grubunun varlığını savunurlar. Buna göre toprak sahipleri rant gelirine, sermayedarlar kar gelirine ve emekçiler ücret gelirine hak kazanırlar. Fonksiyonel gelir dağılımı, sosyal tabakaların kendi içlerinde büyük farklılıkların olması nedeniyle, çeşitli sosyal tabakaların milli gelirden aldıkları paylar konusunda ancak kaba hatlarıyla bir bilgi sağlayabilir.
ii.    Kişisel gelir dağılımı, milli gelirin kişiler ve tüketici birimleri (aileler) arasındaki dağılımını gösterir. Kişisel gelir dağılımında önemli olan elde edilen gelirin kaynağı ve bileşimi değil, miktarıdır. En yüksek ve en düşük gelir grupları arasındaki farklar (eşitsizlik derecesi) ve bu eşitsiz dağılıma yol açan mekanizmalar incelenir. Bu dağılımda ülke nüfusu genelde beş eşit gruba ayrılır. Nüfusun % 20’sini temsil eden her bir gruba düşen ulusal gelir hesaplanarak hane halkının yüzde dağılımı ile gelirin yüzde dağılımı karşılaştırılır. Hane halkının toplumun hangi kesimlerini temsil ettiği belli olmadığından sermaye sahipleri, emekçiler ve çiftçiler gibi toplumu oluşturan farklı sınıflar arasında tarafsız bir dağılımı öngörür.
iii.    Sektörlere göre gelir dağılımı, çeşitli üretim sektörlerinin sosyal hasıladan aldıkları payları gösterir. Başka bir ifadeyle, tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinin ulusal gelirden aldıkları payları, bunların uzun vadedeki seyirlerini, ulusal gelir dağılımındaki değişikliklerin hangi sektörlerin lehine ya da aleyhine geliştiğini ortaya koyar.
iv.    Bölgesel gelir dağılımı, bir ülkenin farklı bölgelerinde yaşayan kişilerin ulusal gelirden ne oranda pay aldıklarını gösterir. Bu gelir dağılımı bir ülkenin gelişmiş ve az gelişmiş bölgeleri arasındaki farklılıkları tespit etmeye yarar.
Yukarıda belirtilen dört farklı gelir dağılımı türünün her biri açısından “birincil  dağılımı” ve “ikincil dağılımı” ayrımının yapılması da mümkündür. Birincil dağılımda, belirli bir dönem süresince piyasa sürecinin meydana getirdiği gelir dağılımı, ikincil dağılımda ise, devletin piyasa mekanizmasının işleyişine çeşitli araçlarla yaptığı müdahaleler sonucunda oluşan gelir dağılımı söz konusudur.
III. Gelir Dağılımını Belirleyen Faktörler
Gelir dağılımı, belirli bir yoksulluk sınırı altında kalan kişi ya da hane halkının dağılımından daha ziyade nüfusun tümüne ait dağılımı belirlediği için yoksulluktan daha geniş bir kavramdır. Ancak, gelir dağılımı ve yoksulluk birbirleriyle yakından alakalı kavramlardır. Belirli bir gelir düzeyinde gelir dağılımındaki eşitsizlik ne kadar artarsa yoksulluk içinde yaşayan kişilerin oranı da o ölçüde artar. Bu nedenle gelir dağılımını (eşitsizliğini) belirleyen temel faktörler incelendiğinde aynı zamanda yoksulluğun belirleyicileri de ele alınmış olur.
Doğal ya da insan yapımı afet ve felaketlerin belirli kişi ve gruplar üzerinde geçici bir süre için açlık, kıtlık ve yoksulluğa neden olan etkileri bir yana bırakılırsa gelir dağılımı (eşitsizliği) ve yoksulluk üzerinde önemli etkilere sahip olan faktörleri dört ana başlık altında toplamak mümkündür: yapısal faktörler, sosyal norm ve düzenlemeler ile kamu politikaları (Tanzi, 1998). Burada yapısal faktörler ile sosyal norm ve düzenlemeler ele alınacak kamu politikaları ise ayrı bir başlık altında incelenecektir.
A. Yapısal Faktörler
Gelir dağılımını belirleyen faktörler birincil dağılımı belirleyen faktörler ve ikincil dağılımı belirleyen faktörler olmak üzere iki ana başlık altında da toplanabilir. Burada piyasa sürecinin oluşturduğu gelir dağılımını belirleyen unsurlar üzerinde durulacaktır.
1. Emek Piyasasında Arz-Talep Dengesi
Tam rekabet koşulları altında kişilerin elde ettikleri kazançlarındaki değişiklikler arz-talep dengesi neticesinde belirlenir. Belirli bir emeğin gerçekleştirdiği hizmete olan talep arza göre daha fazla artarsa o emek grubundakilerin elde ettikleri gelirler artar; aksi halde ise azalır.
İşgücü, kalifiye olan ve olmayan işgücü olarak kabaca iki grup altında toplanabilir. Kalifiye olma, eğitim süreci boyunca elde edilen yetenek ve beceriler, çalışma yaşamı boyunca edinilen tecrübeler ve yapılan işle alakalı özel yetenekler şeklinde değerlendirilebilir. Kalifiye olan ya da olmayan işgücünün aldığı ücret verimlilikleri ile doğrudan alakalıdır. İşgücünün verimliliği ise mevcut üretim teknolojisine ve bu işgücünün arzına bağlıdır (Şekil 1).
Nispi arz eğrisi işgücünün kalifiye olan ve olmayan işgücü olarak ikiye ayrıldığını göstermektedir. Kalifiye işgücü piyasası şeklin sol yanında yer almakta ve kalifiye işgücü talebi soldan sağa ve aşağıya doğru bir eğim izler. Başka bir ifadeyle kalifiye işgücü ücreti azalınca bu işgücüne olan talep artar. Kalifiye işgücü arz ve talebinin kesiştiği yerde kalifiye işgücünün fiili ücreti ortaya çıkar. Şeklin sağ tarafında ise kalifiye olmayan işgücü piyasası yer almaktadır. Kalifiye olmayan işgücü talebi sağdan sola ve aşağı doğru bir eğilim gösterir ve kalifiye olmayan işgücü arzı nispi arz eğrisi ile gösterilmektedir. Benzer bir şekilde kalifiye olmayan işgücünün fiili ücreti arz ve talebin kesiştiği yerde oluşur. Kalifiye işgücü arzında meydana gelen bir artış kalifiye işgücü ücretlerini aşağıya doğru çekecek, kalifiye olmayan işgücü arzındaki bir düşüş ise kalifiye olmayan işgücü ücretlerini artıracaktır. Her iki türden işgücünün talepleri arasındaki farklılıklar artarsa kalifiye işgücü ücretlerinde ılımlı bir artış, kalifiye olmayan işgücü ücretlerinde ise bir azalma meydana gelir. Kalifiye işgücü talepte meydana gelen bu artışlar nedeniyle görece daha fazla gelir elde edeceğinden gelir dağılımı zamanla kalifiye işgücü lehine değişecektir. Kalifiye işgücü talebinin artmasına yol açan temel unsurlar üç ana başlık altında toplanabilir: globalleşme, teknolojik değişim ve sanayi sektörünün görece ağırlığının ortadan kalkması.
2. Üretim Faktörlerinin Dağılımı
Ulusal gelirin milli hasılanın üretimine katkıda bulunan üretim faktörlerine ödenen gelirlerin toplamı olarak tanımlarsak üretim faktörlerine sahip olmayanların herhangi bir geliri elde etmeleri de söz konusu olamaz. Başka bir ifadeyle, gelir elde etmenin temel koşulu üretim faktörlerine sahip olmak ve bunları fiilen üretimde kullanmaktır. Ulusal gelirin, emek ve servet gelirlerinin toplamından oluştuğunu varsayarsak gelir dağılımını belirleyen asli unsurların şunlar olduğunu görürüz: Emeğin dağılımı, servetin dağılımı ve faktör fiyatları.
i.   Emeğin dağılımı: Emeğin yetişkinler arasında dağılımında eşitsizlikler bulunmaktadır. Bu eşitsizliğin temel nedenleri şunlardır:
◦   Kişisel kabiliyet farkları.Tüm insanlar farklı kabiliyetlere sahiptirler. Üstün kabiliyete sahip olan kişilerin gelir elde etme konusundaki maharetleri daha yüksektir. Hangi kabiliyetlerin gelir elde etme başarısını artırdığı konusu tartışmalı olmakla birlikte okulda ve eğitimde başarılı olmak, zeki olmak, girişimci ve yenilikçi bir ruha sahip olmak ve sağlıklı olmak elde edilen gelirleri artıran nitelikler arasında en önemlileridir.
◦   Çalışma koşullarındaki farklılıklar. Bazı kişiler daha fazla gelir elde etmek amacıyla gönüllü olarak daha fazla süre ile çalışabilirler veya bazı meslek ve işlerde emek son derece önemli olabilir. Öte yandan, bazı işler diğerlerine kıyasla daha tehlikeli veya istenmeyen işler olabilir. kişilerin bu tip işlerde çalışmasını sağlamak için bazı teşvikler verilebilir. Sonuçta, çalışma koşullarındaki bu tip farklılıklar elde edilen gelirlerde farklılığa yol açabilir.
◦   Risk almadaki farklılıklar. Bir çok kişi parasını tehlikeli ve riski çok işlere yatırarak yüksek bir gelir elde ederken diğerleri risk almaktan kaçınırlar. Bu durum da gelir farklılığının ortaya çıkmasını sağlayan nedenlerden biridir.
◦   Alınan eğitimdeki farklılıklar. Beşeri sermayeye yapılan yatırımlar gelir dağılımı eşitsizliğini azaltma konusunda son derece önemli bir role sahiptir. Eğitim düzeyi kişiler arasındaki gelir farklılıklarının en önemli nedenlerinden birisidir.
◦   İş tecrübesi. Daha fazla tecrübeye sahip olan ve daha fazla kalifiye olan işçiler daha fazla gelir elde ederler.
◦   Şans. İnsanların kontrol edemedikleri bazı faktörler ve rastlantılar zengin ya da yoksul olmalarına yol açabilir. Örneğin, su bulmak amacıyla tarlasında kuyu açan biri petrol bulduğu için zengin olabilirken kendisinin meydana getirmediği bir durgunluk nedeniyle bir inşaat işçisi işsiz kalabilir.
Fırsat eşitliği ücret gelirlerinin eşitlenmesine olumlu katkı sağlayabilir ancak fırsat eşitliği büyük ölçüde sağlansa bile emekçinin kişisel becerisi, yaşadığı kent, işgücünün uzun ya da kısalığı, işinde tek adam oluşu ve benzeri nedenlerle ücret gelirleri mutlak anlamda eşit olamaz. Eğitim yoluyla yüksek ücretli işkollarına ve mesleklere yönelik emek arzının artırılması halinde ücretler arasındaki farklar azalabilir. Ancak yüksek ücretli işler yüksek becerileri gerektirir ve bu becerileri elde etmek son derece zahmetli, fazla zaman alan ve maliyetlidir. Bu nedenle arz yönünden kısıtlamalar azaltılsa dahi farklı işlerin farklı vasıflarda emeği gerektirmesi ve işgücünün aynı kalifiyeye sahip olmasındaki zorluklar nedeniyle emeğin vasfının dağılımında eşitsizlikler var olmaya devam edecek ve emek gelirleri arasındaki eşitsizliği oluşturmaya devam edeceklerdir. Uzun vadede eğitimde fırsat eşitliği ne kadar artarsa bu eşitsizlik de o ölçüde azalacaktır.
ii. Servetin dağılımı: Servet dağılımı, tüketici karar birimleri arasındaki gelir dağılımını da etkileyebilir. Zira, sahip olunan servet ve bu servetlerden elde edilen gelirlerin mevcut dağılımı farklı kişi ve grupların elde edecekleri gelirler arasında önemli farklılıkların oluşmasına yol açmaktadır. Üstelik servet dağılımı vasıflı emek dağılımına kıyasla daha eşitsiz bir dağılımdır. Az sayıdaki tüketici birimi özel servetlerin çok büyük bir kısmını elinde bulundurmaktadır. Bu durumun en önemli nedenlerinden biri emeğin vasıflarının artırılabilmesi olanağı sınırlı iken servet edinmenin sınırsız olmasıdır. İkinci olarak, gelirlerin tamamı çalışılarak elde edilmemektedir. Gelir getiren servet önemli bir gelir kaynağıdır ve servetlerin büyük bir kısmı miras olarak edinilmiştir. Miras olarak edinilen tek servet türü mali nitelikte olan servet değildir, beşeri sermaye de miras olarak edinilir. Bu kalıtım yoluyla edinilen bir mirastır. Aradaki bağlantı tam ve kesin olmasa da zeki ve yetenekli ebeveynlerin çocuklarının da zeki ve yetenekli olma ihtimali yüksektir. Öte yandan, servet sahibi olan ve iyi yetişmiş ebeveynler çocuklarını iyi yetiştirmekte ve onların iyi eğitim almalarını sağlamaktadırlar, yani mali servetlerinin yanı sıra beşeri servetlerini de çocuklarına aktarmaktadırlar.
iii. Faktör fiyatları: Faktör fiyatları ile kastedilen ücret, faiz, rant ve kar gibi üretim faktörleri fiyatlarıdır. Faktörler düşük fiyatlı mesleklerden yüksek fiyatlı olanlara doğru hareket etme eğilimindedirler. Fiyatların düşük olduğu sektörlerde arz edilen miktarlar azalacaktır ve neticede ortaya çıkan bu eksiklik fiyatları yükselmeye zorlayacaktır. Fiyatların yükseldiği mesleklerdeki faktör arz miktarları yükselecek ve sonuçta ortaya çıkan fazlalık faktör fiyatlarını azalma yönünde zorlayacaktır. Bu hareket transfer için bir güdü kalmayana dek, yani faktör fiyatları eşitlenene kadar sürecektir. Faktör fiyat farklılıkları iki farklı tipe ayrılabilir:
◦   Dinamik farklılıklar. Faktör fiyatlarında meydana gelen bazı farklılıklar geçici bir dengesizlik durumu ortaya koyar. Bir endüstrinin büyümesi ve bir başkasının küçülmesi durumunda ortaya çıkan bu tip farklılıklar faktörlerin yeniden dağılımına yol açarlar ve bu yeniden dağılım bir süre sonra farklılıkları ortadan kaldıracak yönde bir etkide bulunur. Bu sürecin ne kadar zaman alacağı faktörlerin bir endüstriden diğerine hareket kolaylığına, yani faktör akışkanlık derecesine bağlıdır.
◦   Denge farklılıkları. Bazı faktör fiyatı farklılıkları kendilerini ortadan kaldıracak kuvvetleri ortaya çıkarmaksızın dengede kalmaya devam edebilirler. Denge farklılıkları faktörlerin kendi içlerindeki farklılıklara (arazilerin veriminin farklı olması, emeğin yeteneğinin farklı olması), beceri elde etme maliyetindeki farklılıklara ve farklı faktör kullanımlarının parasal olmayan avantajlarındaki farklılıklarla alakalıdır.
Hangi tür faktör fiyatı farklılığı meydana gelirse gelsin, tüketici birimler arasındaki gelir dağılımını fiyatı değişen faktörün lehine ya da aleyhine değiştirir.
B. Enflasyon ve İktisadi Krizler
İstikrarsız bir ekonominin göstergesi olan enflasyon gelir dağılımında eşitsizliğe yol açan temel unsurlardan biridir. Sermaye gelirleriyle emek gelirleri arasında emek aleyhine dengesizliğe yol açan en önemli araçlardan biri enflasyondur. Enflasyon, gelir dağılımı üzerinde lineer olmayan bir etkiye sahiptir: yüksek enflasyon gelir dağılımındaki eşitsizliği önemli ölçüde artırır; ancak, enflasyon oranının aşağı çekilmesi gelir dağılımında doğrudan doğruya bir iyileşmeye yol açmaz. Öte yandan, enflasyon gelir dağılımı üzerinde tersine artan oranlı bir vergi ile benzer etkilere sahiptir. Yüksek gelire sahip kesimler enflasyon karşısında genellikle kendilerini iyi koruyacak imkanlara sahiplerken enflasyon sabit gelirli kişiler üzerinde son derece kötü etkilere sahiptir (UNDP, 1999).
Yüksek enflasyon, iktisadi krizlerin gelir dağılımı üzerinde olumsuz etkilerin ortaya çıkmasına yol açtığı tek kanal değildir. İktisadi krizler, milli paranın değer yitirmesi, işsiz kalma, iflas etme ve benzeri yollarla gelir dağılımını olumsuz yönde etkilemektedir. Krizlerin ortaya çıkardığı iktisadi ve sosyal şokların olumsuz etkilerini hafifleten veya ortadan kaldıran sosyal güvenlik ağlarının genellikle yetersiz olduğu Gelişmekte Olan Ülkeler’ de iktisadi krizlerin etkisi daha fazla olmaktadır. Bu durumda emekçiler üç seçenekle karşı karşıya kalmaktadırlar: daha düşük bir ücreti kabul etme, enformel sektöre kayma veya işsiz kalma. Her üç halde de gelir dağılımı olumsuz yönde etkilenmektedir. Bu tip krizler sonrası en fazla etkilenen kesimler en marjinal durumda olanlardır: işsizler, yaşlılar ve yoksullar (UNDP, 1999:367).
İktisadi krizleri ortadan kaldırmak için uygulamaya konulan istikrar ve uyum programları da gelir dağılımı üzerinde olumsuz etkilere sahiptir. Zira, bu programlar kişilerin tüketimlerinin azalmasına yol açan daraltıcı para ve maliye politikalarını yürürlüğe koyarlar. Öte yandan, milli paranın değer yitirmesi reel ücretleri baskı altına alır. Çalışan kesimler, bir yandan ücretlerin dondurulması, istihdam olanaklarının kısıtlanması ve ücret dışındaki menfaatlerdeki kesintilerden etkilenirken; diğer yandan, sübvansiyonların  kamuya olan yükünün azaltılması ve kamu açıklarının kapatılması amacıyla kamu kesimince üretilen mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki artışla yüz yüze kalırlar. Sonuçta, bu tip uygulamalar gelir dağılımındaki eşitsizliği doğal olarak artırır.

C. Eğitim Düzeyi
Geçmişte tarım kesiminin ekonomide ağırlıklı bir yere sahip olduğu bir çok Gelişmekte Olan Ülke’de toprak sahibi olma gelir dağılımının en önemli belirleyicisi konumundaydı. Günümüzde toprak artık önemli bir üretim faktörü değildir ve kentleşmenin, sanayileşmenin ve hizmet üretiminin artması sonucu gelir dağılımındaki eşitsizliğin temel nedeni olma özelliğini önemli ölçüde kaybetmiştir. Öte yandan, ekonomilerin gittikçe artan oranda dışa açılması ve dış ticaret engellerinin önemli ölçüde azaltılması sonucu rekabetin artması ve şirketlerin piyasalarda tekel oluşturma güçlerinin aşınması nedeniyle eşitsizlik unsuru olarak tekelleşme de eski önemini sürdürememektedir.
Günümüzde beşeri sermaye en önemli üretim faktörü konumundadır. Eğitim alanındaki eşitsizlikler gelir dağılımındaki eşitsizliklerin ortaya çıkmasına yol açan unsurların başında gelmektedir. Arazi ve fiziki sermaye gibi üretim faktörlerinde herhangi bir kişinin sahip olabileceği miktar konusunda herhangi bir sınır söz konusu değilken bir kişinin sahip olabileceği bilgi konusunda doğal bir sınır bulunmaktadır. Bu nedenle, toplumun eğitim düzeyi arttıkça gelir dağılımındaki eşitsizlik de o ölçüde azalma eğilimine girecektir.
D. Sosyal Norm ve Düzenlemeler
Gelir dağılımı ve yoksulluk üzerinde doğrudan ya da dolaylı yollardan etkide bulunan çok sayıda sosyal norm ve düzenleme bulunmaktadır. Ülkeden ülkeye farklılıklar gösteren bu tip norm ve düzenlemelerden gelir dağılımı üzerinde önemli etkilere sahip olanlar şunlardır (Tanzi, 1998):
i.   Kira sözleşmeleri. Gayrimenkul mülkiyetinin küçük bir azınlık elinde yoğunlaştığı ve kiralar üzerinde kamusal denetimin söz konusu olmadığı ülkelerde gelenekler kira sözleşmelerinde etkili olmaktadır ve özellikle tarım arazilerinin kiralanmasında yaygın olarak uygulanan “yarılık sistemi” tarımsal gelirlerin dağılımını belirlemede önemli bir role sahip olmaktadır.
ii.   İş sözleşmeleri. Kore ve Japonya gibi Asya ülkelerinde çalışma yaşamındaki gelenekler gereği işçiler yaşam boyu istihdam garantisi ile işe alınmakta ve iktisadi durgunluk dönemlerinde bile işten çıkarılmamaktadır. Bu gelenek zımni ve hükümet dışı bir sosyal güvenlik sistemini yürürlüğe koymakta ve gelir dağılımı üzerinde olumlu etkiler meydana getirmektedir.
iii.   Evlilikle ilgili kurum ve normlar. Çeyizlerin değerini, eş seçimini, evlilik masraflarını, evlilik yaşını, düğünde verilen hediyeleri belirleyen ve etkileyen gelenekler gelir ve servetin dağılımı üzerinde çok önemli etkilere sahiptir. Zenginin zenginle yoksulun yoksulla evlendiği ülkelerde gelir dağılımının uzun yıllar değişmeden kalma olasılığı vardır. Modernleşme ve globalleşmenin bu gelenekler üzerinde meydana getirdiği değişimler gelir dağılımını olumlu yönde etkileyecek niteliktedir.
iv.   Miras ile alakalı kural ve gelenekler. Geleneksel toplumlarda beşeri sermayeye kıyasla servet ve servetin miras yoluyla sonraki kuşaklara aktarılma biçimi gelir dağılımındaki eşitsizliğin önemli bir belirleyicisidir. Bazı toplumlarda mal ve mülkün yanı sıra “sosyal sermaye” de miras olarak sonraki kuşaklara aktarılabilmektedir. Aile adı, bu adın itibar ve şöhreti, aile bağlantıları ve ailenin toplumdaki mevkii sosyal sermayeyi oluşturmaktadır. Sosyal sermaye açısından avantajlı konumda olanlar daha yüksek gelir elde etme olanağına sahip olabilmektedir.
Mevcut sosyal normlar kamusal karar ve düzenlemeler yoluyla değişebileceği gibi globalleşme ve önemli iktisadi gelişmeler de bu normları değiştirebilir. Modernleşme emeğin mobilitesinin artmasına yol açmaktadır. Bu durum ise evlilikle ilgili kurum ve normları değiştirmektedir. Evlilikte mal ve mülk sahibi olma ve çeyizin değerli olması yerine beşeri sermayenin niteliği belirleyici olmaktadır. Örneğin, iyi eğitimli kişiler yine iyi eğitimli olanlarla evlenmektedirler. Bu eğilim ise gelir dağılımındaki eşitsizliğin azalmasına yol açan yeni normların oluşmasına katkıda bulunmaktadır.
E. Globalleşme
Globalleşme olarak adlandırılan süreçte ülkeler dünya ekonomisine gittikçe daha fazla entegre olmaktadırlar. Bu entegrasyonda mal ve hizmetlerin yanı sıra teknolojiler, finansal akımlar, doğrudan yabancı sermaye yatırımları, göç eden emek, bilgi ve kültürel akımlar önemli göstergelerdir. Bu süreçle birlikte sosyal ilişkiler, ulusal sınırlar, zaman ve mesafe gibi kısıtlamaların etkisinden uzakta oluşmaktadır.
Globalleşme süreci, ticaretin ve yatırımın önündeki engellerin kaldırılması sürecini de beraberinde getirmektedir. Bu eğilim uluslararası sınırları aşma yeteneğine sahip olan gruplar lehine gelir dağılımını değiştirir. Sermaye sahipleri, yüksek vasıflı işçiler ve kaynaklarını talebin en çok olduğu yerde arzetme imkanına sahip olan kesim bu gelişme sonucunda refahını artırırken vasıfsız veya az vasıflı işçiler ile orta düzeydeki yöneticilere yönelik talep daha esnek bir hale geldiğinden, başka bir ifadeyle, çalışan nüfusun geniş katmanları tarafından sunulan hizmetler milli sınırlar ötesindeki insanlarca kolayca ikame edilebilir bir hale geldiğinden, bu kesim  refah kaybı ile karşı karşıya kalmaktadır (Rodrik, 1997:19). İşçilerin ikame edilebilirliğinin artması, bu kesimi ücret dışı maliyetlerin daha büyükçe bir kısmını üstlenmek, ücretler ve çalışma koşulları açısından daha büyük bir güvensizlik ve istikrarsızlık ile karşı karşıya kalmak ve pazarlık güçlerinin azalması sonucunda daha düşük ücretler ve ödenekler almak zorunda bırakmaktadır.
Globalleşme, hükümetlerin sosyal güvenlik sağlamasını gittikçe zorlaştırmaktadır. Ekonomilerin dış ticarete açıklığıyla sosyal güvenlik talebi arasında pozitif bir korelasyon bulunmaktadır. Ancak, yabancı yatırımcıları çekmek için dış ticarete yönelik korumacı uygulamaları gevşetmek ve vergi rekabetine girişmek zorunda kalan hükümetlerin, vergi tabanında meydana gelen erimeye bağlı olarak, vergi toplama yeteneklerinde azalma meydana gelir. bu durum ise hükümetlerin eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerini yerine getirmede güçlüklerle karşılaşmalarına yol açar. Bu süreç, neticede, geniş halk kitlelerinin yoksullaşması ve yoksulluk riski ile karşı karşıya kalmasına ve gelir dağılımının bozulmasına yol açar.
Globalleşme, genel olarak, istihdam olanaklarını artırmaktadır. Ancak düşük vasıflı işçilerin refahını son derece olumsuz bir şekilde etkileyecek gelişmelere de yol açmaktadır. Bu tip gelişmelere yol açacak iki gösterge bulunmaktadır. Bunlardan birincisi vasıflara göre ücret farklarının genişlemesi; ikinci gösterge ise, emek piyasasının gittikçe daha az istikrarlı ve daha az güvenilir bir hale gelmesidir (Rodrik, 1997). Sonuçta, kazançlar ve çalışma saatlerinde daha yüksek kısa dönemli değişkenlikler ve vasıflı işçiler arasındaki eşitsizlikler artmakta ve ortaya çıkan istikrarsızlık düşük vasıflı işçilerin yaşam standartlarının kötüleşmesine yol açmaktadır. Geleneksel sektörlerde işlerini kaybedenlerin büyüyen ve gelişen sektörlerde iş bulabilmeleri mümkün olsa da bu ancak vasıflı işçiler için güçlü bir ihtimaldir. Öte yandan, istihdam coğrafi ve sektörel açıdan yoğunlaşmışsa özellikle vasıfsız işçilerin iş bulabilme imkanı azalır ve bu durum yoksulluk ve eşitsizliği artırabilir.
Globalleşme, dış ticareti ve dolayısıyla iktisadi büyümeyi artırır. İktisadi büyümenin artması ile birlikte iç ve dış piyasalara erişim olanağı artacağından verimlilik ve elde edilen ortalama gelir artar; ancak, gelir elde etme olanaklarının yetersizliği nedeniyle yoksul kesim bu artıştan diğerleri kadar yararlanamaz. Bu nedenle küreselleşme, hem yurt içinde hem de ülkelerarasındaki gelir farklılıklarını artırabilir.
Globalleşme, iyi yönetilirse bu süreç sonucunda yaratılan servet ve gelir imkanları milyonlarca yoksulun bu durumdan kurtulmasına imkan sağlayabilir. Kötü yönetilmesi halinde ise marjinalleşme ve güçsüzlük ile yoksulluk ve gelir eşitsizliğini artırabilir.
F. Teknolojik ve Organizasyonel Değişim
Teknolojik gelişme ve değişim kalifiye işgücünün verimliliğinde artışlara yol açacağı için bu türden işgücünün lehine sonuçlar doğurur. Yalnızca kalifiye işgücü teknolojik gelişmelerden avantaj elde etme olanağına sahiptir. Yaygın teknolojik değişiklikler (robot teknolojisi v.b.) kalifiye olmayan işgücünün işini elinden alırken dar kapsamlı değişiklikler kalifiye işgücüne avantaj sağlarken kalifiye olmayan işgücünü olumsuz yönde etkileyebilmektedir.
Sanayileşmiş ülkelerde örgütsel anlamda bir devrim söz konusudur. Bu değişimin asıl unsurlarını üretimin, işin, ürün dizaynının, planlamanın ve şirketlerdeki otoritenin örgütlenmesindeki değişiklikler meydana getirmektedir. Örgütsel değişimler de gelir dağılımının yapısı üzerinde etkili olmaktadır. Örgütsel değişime yol açan temel faktörler şunlardır:
i.   Fiziki sermayede meydana gelen değişim: Son zamanlarda fiziki sermayede, bu tip sermayeye sahip olanların gelir dağılımını kendi lehlerine çevirmelerine yol açacak, önemli bir değişim söz konusudur. Çok amaçlı makineler, programlanabilir imalat ekipmanları, bilgisayar destekli dizayn ve imalat gibi yenilikler farklılaşmış ürünlerin kitlesel düzeyde ve daha az maliyetle üretilebilmesini sağlamaktadır. Makinelerin çok boyutlu görevleri ifa edebilmeleri ve daha yetenekli bir hale gelmeleri bu makineleri kullananların da daha yetenekli olmasını gerektirmekte ve bu tip yeteneklere sahip olan çalışanlara avantaj sağlamaktadır.
ii.   Enformasyon teknolojisindeki değişim: Enformasyon teknolojisinde son zamanlarda meydana gelen değişiklikler bilgiyi yöneticilerden işçilere, firmalardan tedarikçilere ve üreticilerden tüketicilere doğru aktarmaktadır. Günümüzde bir çok yönetici ve işçi dizayn sorunları, üretimdeki darboğazlar, girdilerin tedariki, müşteri talepleri ve diğer bir çok iş açısından daha fazla ve tam zamanında bilgi sahibidir. Üretimde rol alan unsurlar içerisinde üst düzey yöneticilerin dışında kalanların daha fazla ve daha değerli bilgilere sahip olma olanaklarının artması ikinci grubun elde ettiği gelirleri artırmakta ve gelir dağılımını olumlu yönde etkilemektedir.
iii.   Beşeri sermayedeki değişim: Eğitim ve öğretim sistemlerinin gelişmesi ve genç neslin daha iyi bir eğitim görmeye başlaması kalifiye işgücü arzını tedricen artırmaktadır. İyi eğitim belirli bir alanda uzmanlaşmayı artırmanın yanı sıra belirli ürünlerin üretiminde daha üretken ve beceri sahibi olmayı gerektirdiği için daha iyi eğitim almış kişilerin gelirleri artmaktadır.
iv.   İşçi ve tüketicilerin tercihlerindeki değişim: İnsanlar beceri düzeyi daha yüksek ve çok yönlü bir beşeri sermayeye sahip olunca çalışma yaşamlarındaki tercihlerinde değişiklikler meydana gelmektedir. Eğitimli işçiler, eski tip tekrara dayanan sıkıntı verici meslekler yerine inisiyatif alabilecekleri, yaratıcılıklarını gösterebilecekleri ve karar alma yetkisine sahip olabilecekleri değişken yapıdaki işleri tercih etmektedirler. Tüketicilerin ürün çeşitliliğine önem vermeleri ve tüketici tercihlerine dayalı standart ve seri üretim olmayan ürünlerin üretilmesi zorunluluğu bu tercihi güçlendirmekte ve örgütsel yapıyı değişime zorlamaktadır. Çok yönlü beceriye sahip olan ve bu becerilerini uygulamaya koyma imkanına sahip olan çalışanlar daha fazla gelir elde etme olanağına sahip olmaktadırlar.
Örgütsel değişim, çalışma hayatında gerekli olan becerileri yeniden tanımlamaktadır. Yeni yapıda, kalifiye olmak çeşitli görevleri çok boyutlu olarak yapabilmeyi, yeni görevleri çabucak kavramayı, diğer çalışanlarla iletişim kurma yeteneğine sahip olmayı, sorumluluk ve karar verme yeteneğine sahip olmayı ve değişen müşteri ihtiyaçlarına cevap vermede inisiyatif alabilmeyi gerektirmektedir. Özetle söylersek, örgütsel değişim farklı nitelikte bir işgücü talep etmektedir. Bu niteliğe sahip olanların kazançları diğerlerine göre artmaktadır.
III. Makro-Ekonomik Politikalar, Gelir Dağılımı ve Yoksulluk
Hükümetlerin elinde gelir dağılımının büyüklüğünü ve fonksiyonunu ve dolayısıyla yoksulluğu etkileyecek çok sayıda araç bulunmaktadır. Mali olmayan politika araçları arasında istihdam, ücret ve fiyat kontrolleri yer alırken vergi politikası, kamu giderleri politikası ve kamu borçları politikası mali politika araçlarını oluşturmaktadır. Bu araçlar kadar etkili olmasa da para politikası da gelir dağılımı ve yoksulluk üzerinde etkide bulunabilir.
A. Para Politikası
Yoksulluk zamanımızın en önemli problemlerinden biridir. Gelir dağılımında eşitsizliğin artması, yoksulluk sınırı civarında gelire sahip olan kesimler itibarıyla, yeni yoksulların ortaya çıkmasına veya mevcut yoksulların durumunun daha da kötüleşmesine yol açar. Bu nedenle gelir dağılımının denkleştirilmesi yoksullar açısından da son derece önemli bir konudur.
Para politikası, kısa vadede, milli geliri, enflasyon ve işsizliği etkileyebilir. Bu değişkenlerde meydana gelebilecek herhangi bir değişikliğin yoksulluk ve gelir dağılımı üzerinde etkide bulunması durumunda para politikasının yoksulların refahını etkilemesi mümkündür.
1. Para Politikasının Kısa Vadedeki Etkileri
Faiz hadlerinin düşürülmesi ve kredilerin kolaylaştırılması, yani genişletici para politikası, tüketicilerin gelecek hakkında karamsar olmaması durumunda, kısa vadede tüketim ve dolayısıyla milli hasıla üzerinde olumlu bir etkide bulunur. Tüketim eğiliminde meydana gelen artışlar ise enflasyonun artması ile neticelenebilir. Para politikasının kısa vadedeki bu etkileri yoksulların durumunu üç mekanizma vasıtasıyla etkileyebilir (Romer ve Romer;1998):
◦   Konjonktürel bir gelişme sonucunda ortalama gelirin artması yoksulluğun azalmasına yol açar. Başka bir ifadeyle, ortalama gelirin artması halinde ortalama gelir civarında bir gelire sahip olan kişi veya hane halklarından bir kısmının yoksulluk sınırının üzerinde bir gelire sahip olmaları mümkündür. Genişletici para politikası kısa vadede ortalama geliri artıracağından bu durum yoksulların da yararlanabilecekleri bir mekanizma oluşturur.
◦   Gelir dağılımında da konjonktürel değişiklikler söz konusu olabilir. Genişletici para politikası sonucunda işsizlikte meydana gelecek bir azalmadan ve işgücü ve reel ücretlerdeki bir artıştan en fazla düşük gelir düzeyindeki işgücü yarar elde edecektir. Bu durumdan yoksullar olumlu yönde etkileneceklerdir.
◦   Genişletici para politikası sonucu meydana gelen enflasyon da dağıtımsal etkilere sahiptir. Örneğin, 1970’li yıllarda Sanayileşmiş Ülkelerde reel refah düzeyinde meydana gelen azalmanın asıl kaynağı enflasyondur.
Konjonktürel dalgalanmalar ortalama gelir üzerindeki etkileri yoluyla yoksulluğu etkilerler. İktisadi büyüme ve genişleme yoksulluğu genel olarak azaltır. Konjonktürel dalgalanmalar sonucu meydana gelecek bir işsizliğin gelir dağılımı üzerindeki etkisi son derece güçlüdür.
Enflasyonun alacaklılardan borçlulara doğru geliri yeniden dağıtıcı bir etki meydana getirebilir. Enflasyon, nominal gelirleri sabit olan kişilerin reel gelirlerini olumsuz yönde etkileyerek bu kesimin yaşam standartlarını bozar. Gerçekleşen ve beklenen enflasyon hadleri arasındaki fark olarak tanımlayabileceğimiz beklenmeyen enflasyon servetlerin ve gelirlerin bir gruptan diğerine adil olmayan bir biçimde transfer edilmesine yol açar. Beklenmeyen enflasyon, nominal varlık ve borçların reel değerinde aşınmaya yol açtığı için serveti ve gelir dağılımını borçluların lehine-alacaklılar aleyhine değiştirir. Zira taraflar belirli bir nominal faiz oranı üzerinden borçlanma işlemi gerçekleştirirken beklenen enflasyon oranı üzerinden belirli bir reel faiz elde edeceklerini (ya da ödeyeceklerini) düşünürler. Bu beklentinin gerçekleşmemesi alacaklılardan borçlulara bir servet transferine yol açar.
Benzer bir şekilde, beklenmeyen enflasyon, toplu iş sözleşmeleri yoluyla gelirin çalışanlardan firmalara veya kamu çalışanlarının ücretleri beklenen enflasyona göre belirlenmesi halinde, devlete transfer edilmesine neden olabilir. Beklenmeyen enflasyon nedeniyle yoksul kesimin olumlu yönde etkilenmesi, yoksulların sahip oldukları mali ve finansal yükümlülüklerin ortalama düzeyinin büyük olmasına ve yeteri kadar mali ve finansal varlığa sahip olmalarına bağlıdır. Gerçekte ise bunun tam tersi bir süreç işlemektedir. Düşük gelir düzeyindeki çalışanların pazarlık gücünün ve varlıklarının yetersiz bir düzeyde olması nedeniyle yoksul kesim, genellikle, enflasyondan olumsuz yönde etkilenir. Bu etkiyi ortadan kaldırmak için reel faiz haddini-reel ücret düzeyini enflasyona endekslemektir. Ancak ücret haddini endeksleme uygulamaları, üretim maliyetlerini ve dolayısıyla genel fiyat düzeyini yükseltmek suretiyle ekonominin bir ücret-fiyat sarmalına girmesine ve sonuçta enflasyon haddinin yükselmesine yol açabilir. Uygulama sonucunda hiper enflasyon sürecine girilmesi halinde yoksul kesim bu durumdan olumsuz bir biçimde etkilenir ve gelir dağılımın bu kesim aleyhine bozulur.
Beklenen enflasyonun da yoksullar üzerinde olumsuz etkileri söz konusudur. Vergilerin nominal gelir üzerinden alınması ve nominal gelir arttıkça vergi oranlarının da artması halinde enflasyon kişilerin reel vergi yüklerinin artmasına yol açar. Kişilerin vergi öncesi reel gelirleri aynı iken vergi oranlarının yüksek olması vergi sonrası reel gelirlerinin daha düşük olması anlamına geleceğinden beklenen enflasyon, kişilerin reel gelirlerinin bir kısmının hükümete transfer edilmesine yol açacaktır. Vergi kanunlarında bir değişiklik yapılmadığı halde reel vergi oranının yükselmesinin söz konusu olduğu bu durumu önlemenin yolu vergiyi reel gelir üzerinden almak veya vergi oranlarını kişilerden hükümete reel gelir transferini önleyecek düzeyde düşük tutmaktır (Ünsal, 1999:69).
Para politikaları iktisadi konjonktürü refah düzeyine çıkarmazlar. Bu tip politikalar istihdam ve milli hasılayı geçici olarak normal seviyenin üstüne çıkarabilir. İşsizlik seviyesinin düşük olması ve milli hasıla düzeyinin yüksek olması ise enflasyonun artmasına yol açar. Bu değişkenler de bir müddet sonra tekrar normal düzeylerine geri dönerler. Tüm genişletici politikalar, ortaya çıkacak enflasyona katlanılsa bile, ancak geçici olarak yoksulluğun hafifletilmesine katkıda bulunabilirler. Zira, hükümetler, bir müddet sonra, gelir dağılımını olumsuz yönde etkileyen enflasyonu aşağı indirmek için istihdam düzeyini ve milli hasılayı aşağı çekecek daraltıcı politikaları uygulamak zorunda kalırlar. Sonuçta, uygulanan bu politikaların ortalama yoksulluk düzeyi üzerinde olumlu bir etkisi olmaz. Tam aksine, enflasyonun aşağı inmesi için gereken milli hasıladaki daralma enflasyonun artması için gerekli olandan daha fazla olacağı için konjonktürün refah-çöküş döngüsü ortalama yoksulluğu artırır.
2. Para Politikasının Uzun Vadedeki Etkileri
Para politikasının uzun vadede kontrol altına alması gereken değişkenler ortalama enflasyon düzeyi ve toplam talepteki dalgalanmalardır. Bu değişkenler ise uzun vadede büyümeyi ve gelir dağılımını etkilemek suretiyle yoksulların refahı üzerinde etkili olurlar.
Yüksek enflasyon belirsizliğe yol açarak gelecekte istikrarsızlık olacağı yolundaki beklentileri artırır, mali piyasalarda sapmalara yol açar ve sermaye üzerinden alınan vergilerin oranlarının yükseltilmesine neden olur. Bu durum her türden yatırımlar üzerinde caydırıcı bir etki meydana getireceğinden neticede iktisadi büyümede gecikmelerin ortaya çıkmasına yol açar. Makro-ekonomik istikrarsızlıklar da yatırımlar üzerinde benzer etkiler ortaya çıkaracağından büyümeyi caydırıcı bir etkinin ortaya çıkmasına neden olur. Yüksek enflasyon ve belirsizlik üretken faaliyetlerin getirisindeki belirsizliği artıracağından toplumsal yararı yüksek olmayan faaliyetlerin kapsamını genişletip çalışma şevk ve isteğini azaltırken rant kollama faaliyetlerini genişletir. Bu durum ise yoksulların ortalama yaşam standardında gerilemelere yol açar.
Logged

OgrenciForum.Org
Sponsor Bağlantı

SON SAVAŞ (ONLİNE STRATEJİ OYUNU)
HEMEN ÜYE OL. ORDUNU KUR SAVAŞMAYA BAŞLA.
İYİ DERECELER ELDE EDENE BÜYÜK ÖDÜLLER VERİLECEK.

Logged
Mart 11, 2008, 16:28:14 ÖS
Abruzzi
Çalışkan öğrenci
****

Rep +6/-0
Mesaj Sayısı: 1031



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Mart 11, 2008, 16:28:14 ÖS »

Yüksek enflasyon ve makro-ekonomik oynaklıklar gelir dağılımı yoluyla yoksulları etkileyebilirler. Para politikası, unuz vadede, çeşitli yollarla gelir dağılımı üzerinde etkili olabilir ((Romer ve Romer;1998):
◦   Beklenmeyen enflasyonun yol açtığı yeniden dağıtıcı etki doğrudan gelir dağılımında eşitsizliğin artmasına yol açar.
◦   Belirsizlikler ve mali piyasalardaki karışıklıklar sermayenin ortalama getirisini artırıp ücretlerin baskı altında tutulmasına yol açacağı için gelir dağılımındaki eşitsizlikler artar.
◦   Genişletici para politikasının ortaya çıkaracağı enflasyon vergi yükünü emek kesiminden sermaye kesimine doğru kaydıracağından gelir dağılımı emek kesiminin lehine düzelir.
◦   Belirsizlik ve mali piyasaların etkinliğinin enflasyon ve makro-ekonomik istikrarsızlıklar nedeniyle azalması sadece fiziki sermaye yatırımlarını değil, beşeri sermaye yatırımlarını da azaltacağından, uzun vadede, gelir dağılımındaki eşitsizliğin hafifletilmesi şansı ortadan kalkar.
◦   Enflasyon ve makro-ekonomik dalgalanmalar ekonominin bazı sektörlerini diğerlerine göre daha fazla olumsuz yönde etkiler. İşçilerin çalıştığı sektörlerin pozisyonuna bağlı olarak gelir dağılımı bu durumdan olumlu ya da olumsuz yönde etkilenebilir.
Para politikasının uzun vadedeki performansı ile yoksulların refahı arasında güçlü bir ilişki söz konusudur. Para politikasının enflasyonu düşük tutması ve toplam talepteki büyümeye istikrar kazandırması halinde yoksulların içinde bulundukları koşullar muhtemelen daha iyi olacaktır.
B. Maliye Politikası
Reel gelir ve servetin kişiler arasında adil bir biçimde paylaştırılmasını ifade eden devletin gelir dağılımı fonksiyonu toplumsal refahı belirleme potansiyeline sahip olan en önemli faktörlerden biridir. Herhangi bir kişinin yaşam standardını artırmanın iki muhtemel yolu vardır. Bunlardan birincisi daha iyi bir eğitim ile bilgi ve beceri düzeyini artırmak suretiyle kişilerin verimliliklerinin artırılmasıdır. İkincisi ise gelirin daha düşük gelirliler lehine çeşitli araçlar kullanılarak yeniden dağıtılmasıdır. Maliye politikası araçları, yani vergi, kamu giderleri ve borçlanma politikası, her iki anlamda da kişilerin yaşam standartlarının artırılması amacıyla kullanılabilir.
Keynezyen görüşe göre, maliye politikası, uzun vadede, milli gelir, enflasyon ve işsizlik gibi değişkenlerde meydana getireceği değişiklikler yoluyla yoksulluk ve gelir dağılımı üzerinde etkide bulunabileceği gibi farklı maliye politikası araçlarının kullanılması yoluyla kişisel gelir dağılımını da doğrudan etkileyebilir.
Kişisel gelir dağılımında adaleti sağlamak çeşitli açılardan arzu edilebilir (Türk, 1997:314). Öncelikle, adil gelir dağılımı farklı sosyal sınıflardaki tüketici birimleri arasında refah, iktisadi ve siyasi güç bakımından görece daha dengeli bir durum meydana getirdiği ve rantiye sınıfının oluşmasına meydan vermediği için sosyal barışı sağlar. Marjinal fayda yaklaşımına göre yoksul kişilerin gelirlerinde meydana gelecek artışlar daha zengin olanların gelirlerinde meydana gelecek ilave artışlara kıyasla daha fazla faydaya yol açacağından gelirin yüksek gelirli sosyal tabakalardan düşük gelirli sosyal tabakalar lehine yeniden dağılımı toplumsal refahı artırır. Kişisel gelir dağılımının daha adil bir hale gelmesi fırsat eşitliğini artırır ve böylece yoksulların gelir elde etme olanaklarını ve yaşam standartlarını yükseltir. Nihayet, kişisel gelir dağılımında adaletin sağlanması ekonomik istikrar üzerinde olumlu etkilerde bulunur. Zira, harcama gelirin bir fonksiyonu olduğundan adil gelir dağılımı ekonomide efektif talep düzeyini ve ekonominin ölçeğini artırır ve böylece iktisadi dalgalanmaların olumsuz etkilerini hafifletir.
Öte yandan, kişisel geliri yeniden dağıtıcı politikalar olumsuz bazı etkilerin ortaya çıkmasına da yol açabilir (Higgs, 1994): (1) Gelirin yeniden dağıtımı amacıyla konulan vergiler, vergi mükelleflerinin gelir elde etmek ve mülkiyetlerinin değerlerini artırmak konusundaki şevk ve isteklerini azaltır. Bu durum, vergi mükelleflerinin daha az mal ve hizmet üretmesine ve daha az iktisadi varlık biriktirmesine yol açarak yoksulluğun artmasına yol açar; (2) Transfer ödemeleri, bu ödemelerden yararlanan kişilerin daha fazla çalışarak ek gelir elde etme şevk ve arzularını olumsuz yönde etkileyerek bu kişileri devlet yardımlarına bağımlı bir hale getirir. Bağımlılık ise, kişilerin gelecekte elde edecekleri gelirlerin artmasını sağlayacak yatırımları (özellikle beşeri sermayeye yönelik olan) azaltmalarına yol açarak iktisadi büyümeyi geciktirir; (3) Yeniden dağıtıcı politikalar ile yapılan dağıtım sonucunda belirli sosyal tabakaların diğerlerine göre daha fazla transfer elde etmeleri halinde toplumsal barış olumsuz yönde etkilenebilir, baskı ve çıkar grupları daha fazla yardım için rant kollama faaliyetlerine girişirken siyasi partiler seçim ekonomisi uygulamalarını yaygınlaştırırlar ve neticede sistem yozlaşır; (4) Transfer ödemeleri, sosyal dayanışma kurumlarını (dini örgütlenmeler, sendikalar, klüpler ve diğer gönüllü kuruluşlar) zayıflatır ve bu kurumların bazısı bir müddet sonra ortadan kalkabilir. Devlet, toplumun her kesimini kapsayan ve kişilere nakit yardım yapılmasını garanti eden politikalar (Negatif Gelir Vergisi v.b.) hariç, meydana gelen boşluğu dolduramaz ve sosyal dayanışma ve doku tahrip olur; (5) Yeniden dağıtıcı politikalar kamu kesiminin milli ekonomideki nispi payını büyütür, bürokrasinin devlet mekanizmaları ve idaresindeki etkinliği ve gücünü artırır ve neticede halkın yönetime katılımı, özgürlükler ve demokrasi yara alır.
1. Vergi Politikası
Kişi ve kurumlar, özel kesimden kamu kesimine aktarılan zorunlu ve karşılıksız iktisadi değerler olan ve kendileri için bir yük oluşturan vergilerden kurtulmak ve böylece daha yüksek bir reel gelir elde edebilmek için çaba gösterirler. Vergileme neticesinde kişilerin farklı düzeylerdeki gelirleri etkileniyorsa ve bu etki gelir arttıkça efektif vergi yükünün artması şeklinde gerçekleşiyorsa vergilerin global anlamda bir denkleştirici gelir dağılımı etkiye sahip olacağı söylenebilir. Vergi sisteminin kişisel gelir dağılımı üzerinde etkide bulunması, geleneksel görüşe göre, aşağıda yer alan faktörlerin varlığına bağlıdır (Turhan, 1993:269):
◦   Kişi ya da hane halkı geliri (serveti) arttıkça kişi veya hane halkı bütçesi açısından ödenen vergi miktarı nispi olarak artmalıdır.
◦   Kişi ya da hane halkı geliri (serveti) arttıkça vergi muafiyet ve istisna oranları mutlak olarak azalmalıdır.
◦   Kişi ya da hane halkı geliri (serveti) arttıkça matrahta vergi borcunu azaltıcı düzenlemeler yapma imkanı nispi olarak azalmalıdır.
◦   Vergi tarifeleri olanaklar ölçüsünde artan oranlı bir yapıya sahip olmalıdır.
◦   Vergi sistemi içinde gelir esnekliği yüksek olan vergi grubunun mali önemi fazla olmalıdır.
◦   Vergi yansımasının yönü, ölçüsü ve gerçek vergi taşıyıcısının bilinmesi gereklidir.
Vergi oranlarının indirilmesi, mevcut bir verginin yürürlükten kaldırılması veya kamu giderlerinin artırılması, yani genişletici maliye politikası da tıpkı para politikası gibi, tüketicilerin gelecek hakkında karamsar olmaması durumunda, kısa vadede tüketim ve dolayısıyla milli hasıla üzerinde olumlu bir etkide bulunur. Tüketim eğiliminde meydana gelen artışlar ise enflasyonun artması ile neticelenebilir. Neticede genişletici maliye politikası kısa vadede ortalama geliri artıracağından yoksulların refah düzeyinde belirli bir artış meydana gelebilir. Keza, genişletici maliye politikası sonucunda işsizlikte meydana gelecek bir azalma ve işgücü ve reel ücretlerdeki bir artıştan en fazla düşük gelir düzeyindeki işgücü yarar elde edecektir. Ancak, bu politika sonucunda meydana gelecek enflasyonun dağıtımsal etkileri yoksul kesimin aleyhine olacaktır.
Maliye politikasının uzun vadede ortalama enflasyon düzeyi ve toplam talepteki dalgalanmaları kontrol altına alabilmesi halinde iktisadi büyüme ve gelir dağılımı olumlu yönde etkileneceğinden yoksulların gelir düzeyinde iyileşme sağlanabilir.
a. Gelir Vergisi
Gelir vergisinin iyi uygulanması halinde gelir dağılımını denkleştirmede etkin bir araç olduğu genel olarak kabul edilmektedir. Gelir vergisi, kişisel nitelikte bir vergidir. Vergi ödeme gücü açısından önemli olan kişisel ve ailevi durumu dikkate alan birçok indirimi verginin tarh ve tahsil işlemleri sırasında göz önünde bulundurur. Vergileme birimi olarak kişileri değil aileyi esas alır. Bu nedenle ödeme gücünün belirlenmesinde aileyi meydana getiren kişilerin durumlarını ayrı ayrı dikkate alır ve kişilerin gelirlerinde kayıplara yol açan, başka bir ifadeyle onların yoksullaşmasına neden olan yaşlılık, sakatlık ve hastalık gibi unsurları vergi yükünü azaltıcı birer faktör olarak kabul eder. Öte yandan, gelir vergisi gelir seviyesi farklı mükellefler arasında artan oranlı tarife aracılığıyla farklı vergilemeye giderken geliri oluşturan çeşitli unsurların vergi ödeme güçlerinin aynı olmadığını kabul ederek emek ve sermaye gelirlerini ayırma ilkesine göre farklı bir biçimde vergilendirir.
Gelir vergisi, vergiye tabi gelire sahip herkesi yükümlü kılarken asgari geçinme oranının altında bir gelire sahip olan kimseleri istisna ve muafiyet hükümleri ile koruyabilmektedir. Öte yandan, farklılaştırılmış bir gelir vergisinin yansıtılması gittikçe güçleşeceğinden gelirin yeniden dağıtım amacına uygun düşmeyen gelişmelerin ortaya çıkma ihtimali de güçleşir.
Artan oranlı vergileme geliri yeniden dağıtıcı araçların en önemlilerinden biri olarak kabul edilir. Bu tip bir vergileme ile çok kazanandan çok az kazanandan az vergi alınması amaçlanır. Ancak, bu amaca her zaman ulaşılamaz. Aşağıda yer alan şekilde artan oranlılıkta meydana gelen bir artışın farklı düzeylerde ücret alan işçiler üzerindeki etkisi gösterilmektedir. Artan oranlılık kısa vadede gelirin yeniden dağıtılmasında etkin olabilirse de ücretlerin bir müddet sonra piyasa koşullarına intibak etmesi ile bu etki ortadan kalkar.
Bunun nedeni işçilerin vergi öncesi gelir yerine vergi sonrası geliri dikkate almalarıdır. Yeniden dağıtıcı amaç gereği vergi sisteminde artan oranlılığın artırılması durumunda yüksek gelire sahip emek kesiminin vergi sonrası gelirleri azalır ve dolaylı yoldan daha düşük ücrete sahip olan ve bu nedenle daha az talep edilen meslekler teşvik edilmiş olur. Zira bu tip işlerde vergi sonrası gelir görece daha yüksektir. Artan oranlılığın bu olumsuz etkisini ortadan kaldırmak için işverenler yüksek ücret alan kalifiye elemanlarını ellerinde tutabilmek amacıyla onlara daha fazla ücret ödemeyi kabul ederler ve bunun karşılığında kalifiye olmayan düşük ücretli kesimin vergi öncesi ücretlerinde indirime giderler.
Çeşitli mesleklerde emeğe olan talep elastik değilse vergi yapısındaki herhangi bir değişiklik vergi öncesi ücretlerdeki değişikliklerle tamamen ortadan kaldırılabilir ve sonuçta artan oranlılıktaki bir artışın gelir dağılımı üzerindeki etkisi ortadan kalkar. Bununla birlikte farklı emek türleri arasında ikame olanakları varsa artan oranlılıktaki değişikliklerin maliyeti kısmen işçilerce üstlenilebilir. Şekil 7’de de görüldüğü gibi yüksek ücretli işçiler ilave vergi miktarı kadar fazla vergi ödemek zorunda kalırlar. Vergilerin yapısında herhangi bir değişiklik olmadan önce piyasadaki ücret seviyesi Po’dır. Artan oranlılıkta artış meydana geldikten sonra vergi öncesi ücretler (P1) artarken vergi sonrası ücretler (P2) azalır. Artan oranlılığın etkisini ortadan kaldırabilmek için  vergi öncesi ücretlerin piyasa koşullarına ne ölçüde intibak edecekleri arz ve talebin elastikiyetine bağlıdır.
Yüksek gelire sahip ücretliler için artan oranlılığın artması daha fazla vergi vermeleri anlamına gelir. Bu durumda bu kesimin arz eğrisi ilave vergi miktarı kadar yukarıya doğru kayar. Düşük gelirli emek kesiminin arz eğrisi ise aşağıya doğru kayar ve vergi öncesi gelirleri azalır. Bu nedenlerle artan oranlılık sanıldığı gibi geliri yeniden dağıtıcı bir yapıya sahip değildir.
Öte yandan, uygulamada da gelir vergisinin dağılım politikasına ilişkin etkinliğini ortadan kaldıran çeşitli faktörler söz konusudur. Bu faktörlerin en önemlileri, vergiye tabi kazanç ve iratların kapsamının dar tutulması; vergi sistematiği açısından haklılık taşımayan indirimlere imkan tanınması ve vergi kaçakçılığıdır. Genel olarak ödeme gücüne göre vergilendirme ilkesini zedeleyici nitelikteki tüm uygulamalar düşük gelirli kesimlerden yüksek gelirli kesimlere doğru gidildikçe gittikçe artan bir avantaj sağlamakta ve gelir dağılımını olumsuz yönde etkilemektedir. Diğer taraftan, özel amortisman usulleri, yatırım indirimi gibi ilke olarak sadece teşebbüsler veya yüksek gelir grupları tarafından kullanılan sayısız vergi kolaylıkları da benzer bir etkiye sahiptir. Ayrıca yüksek gelir gruplarının vergi kaçırma olanakları diğer gruplara kıyasla daha fazla olduğundan bu durum gelir dağılımını denkleştirme açısından olumsuz bir etkiye yol açmaktadır.
b. Kurumlar Vergisi
Gerçek kişiler gibi belirli bir dönem içerisinde yürüttükleri iktisadi faaliyetleri sonucunda gelir elde eden kurumların toplam safi kazançları üzerinden alınan genel nitelikte objektif ve dolaysız bir vergi olan kurumlar vergisi bünyesinde yaygın teşvik uygulamalarını barındırıyorsa ve etkin bir şekilde yansıtılabiliyorsa gelir dağılımı üzerinde olumsuz etkide bulunabilir. Bu etki, vergisel teşviklerden sadece milli geliri daha fazla artırıcı bir niteliğe sahip olan riskli yatırımlar yerine tüm kurum kazançları yararlandırılması halinde artar. Keza, ayırma ilkesine aykırı bir şekilde sermaye gelirlerinin bir kısmının (ör. menkul kıymetler) daha az vergilendirilmesi de benzer bir etkiye yol açabilir.
Kurumlar vergisinin yansıtılması halinde gelir dağılımı olumsuz biçimde etkilenir. Yansımanın gerçekleşmemesi durumunda orta ve üst düzey gelir grubunda yer alan kesimler daha fazla vergi vereceklerinden gelir dağılımını denkleştirici bir etki meydana gelebilir. Ancak geniş ölçüde yansıtılabilen bir kurumlar vergisi sermaye kesimi lehine gelir dağılımında bozulmalara neden olabilir. Genel nitelikte bir vergi olması nedeniyle, özellikle yoksul kesimlerin yoğun olarak tükettikleri zorunlu ihtiyaç maddelerini vergi dışı tutan bir uygulama söz konusu olmazsa, geniş ölçüde yansıtılabilen bir kurumlar vergisi tüm tüketim mallarının fiyatlarını artırır. Bu durumdan marjinal tüketim eğilimi görece daha yüksek olan yoksul kesimler olumsuz yönde etkilenir.
Tam rekabet koşulları altında firmalar yatırımlarını başka alanlara kolayca kaydıramazlar. Bu nedenle, tam rekabet koşulları altında üretilen malların arz koşulları kendiliğinden değişmez ve kurum kazançları üzerine konulan bir vergi yansıtılamaz ve firma üzerinde kalır. Diğer taraftan firmalar piyasa fiyatını veri olarak almak zorunda olduklarından kurumlar vergisini ürettikleri malların fiyatını artırarak ileriye doğru yansıtmalarına da olanak yoktur. Ödenilen kurumlar vergisi nedeniyle sermayenin karlılığındaki azalma tüm firmalar için söz konusudur ve bu nedenle üretilen mal miktarı ve fiyatı değişmeden kalabilir ve kurumlar vergisi üst düzey gelir grubundan alınan bir vergi olduğundan teorik olarak gelir dağılımını olumlu yönde etkileyebilir.
Kurumlar vergisi aksak rekabet koşullarının geçerli olduğu gerçek iktisadi hayatta önemli ölçüde yansıtılmaktadır. Yansımanın derecesi ise aksak rekabet koşullarının niteliğine bağlı olarak değişmektedir. Tam rekabet koşulları altında firmaların amacı karın azamileştirilmesi iken aksak rekabet koşulları altında firmalar brüt satış tutarını azamileştirme, hedef olarak belirlenen bir kar oranına ulaşma ve pazar payını muhafaza etme gibi amaçlar güderler. Firmalar, hedef olarak belirlenen bir kar oranına erişmeyi amaçlıyorlarsa ödenilen kurumlar vergisinin maliyetlere eklenmesi derecesi ne kadar artarsa kurumlar vergisi o ölçüde daha fazla yansıtılır. Amaç karın azamileştirilmesi değil de pazar payını muhafaza etmek ise firmalar bu uğurda karlarını artırmak için kurumlar vergisini maliyetlere daha az yansıtabilirler. Bu durumda kurumlar vergisi daha az yansıyacağından gelir dağılımı üzerindeki etkisi daha az olumsuz olabilir.
Uzun vadede verginin yansıması sonucu üretim faktörlerinin milli gelirden aldıkları paylar değişeceğinden gelir dağılımı sermaye lehine ve tüketiciler aleyhine değişecektir. Zira yansıma nedeniyle sermaye kesiminin vergi sonrası karlılık oranı reel anlamda artarken kurumlar vergisinin üretilen malların fiyatı içerisinde nihai tüketiciye yansıtılması nedeniyle tüketici kesiminden sermaye kesimine doğru bir tür gelir transferi söz konusu olur. Öte yandan, kurumlar vergisinde muafiyet ve istisnalar yaygın olarak uygulanıyorsa, yansıma mekanizması sonucu üretim faktörlerinin milli gelirden aldıkları pay bu yolla da önemli ölçüde değişecektir. Muafiyet ve istisnalardan daha fazla yararlanabilen firmaların karlılık oranları artarken diğerlerininki azalacaktır ve daha fazla vergi ödemek durumunda olan firmaların ürettikleri malı satın alanlar aleyhine gelir dağılımı değişecektir. Buna karşılık kurumlar vergisine tabi olmayan firmaların ürettikleri malları tüketen firmalar daha az fiyat ödeyeceklerinden gelir dağılımı bu grubun aleyhine değişecektir.
c. Tüketim Vergileri
Üretilen, satılan ve tüketilen mal ve hizmetler üzerinden alınan vergilerdir ve mal ve hizmetlerin fiyatları içinde gizlenmiş olarak vergilendirilirler. Vergi yükümlüsünün şahsi durumlarını dikkate almazlar. Bu nedenle genel olarak gelir dağılımındaki eşitsizliği artırıcı niteliktedirler. Alt gelir grubundaki tüketicilerin marjinal tüketim eğilimleri üst gelir grubundaki tüketicilerden daha fazla olduğu için tüketim vergilerinin tüketime oranı düşük gelir grubundakiler için daha yüksektir. Bu nedenle, bu vergiler tersine artan oranlı bir yapıdadır, yani kişilerin geliri arttıkça tükettikleri mal ve hizmetler üzerinden ödedikleri verginin gelirine oranı küçülür. Başka bir ifadeyle, gelir düzeyi arttıkça tüketicinin toplam vergi yükü azalır. Bu mahzur, vergi indirimi yöntemiyle zorunlu tüketim giderlerinin tüketim vergisi gelir vergisinden düşülerek çözülmeye çalışılabilir. Ancak bu çözüm, vergi indiriminden yoksulların yanı sıra yüksek gelire sahip tüketiciler de yararlanacağından tüketim vergilerinin tersine artan oranlı yapısının gelir bölüşümü üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaya yetmemektedir. Düşük gelirli tüketicilerin asgari düzeydeki zorunlu tüketim ihtiyaçlarını karşılayabilmek için vergi indirimlerinin yanı sıra bu kesime gelir vergisi bünyesi içerisinde ek gelir (negatif gelir vergisi) de sağlanabilir. Öte yandan, tersine artan oranlılığı ortadan kaldıracak her tedbir tüketim vergilerinin bu yöndeki olumsuz etkisini azaltır. Örneğin, zorunlu ihtiyaç maddelerinin lüks tüketim maddelerine veya daha az yaygın bir şekilde tüketime konu olan maddelere göre daha düşük bir biçimde vergilendirilmesi tüketim vergilerinin gelir dağılımı eşitsizliğini artırmasını kısmen engelleyebilir.
Tüketim vergilerinin çok büyük bir kısmının piyasa mekanizması içerisinde arz ve talep koşullarına bağlı olarak yükselen fiyatlar içerisinde tüketiciye aktarılabilmeleri bu vergi grubunun gelir dağılımını yoksullar aleyhine en fazla değiştirme potansiyeline sahip olmasına yol açmaktadır. Bu tür vergiler çoğunlukla fiyat mekanizması dahilinde ileriye ve bazı durumlarda da geriye doğru yansırlar. Arz ve talep koşullarının elvermediği son derece sınırlı bazı durumlarda ise vergi satıcı üzerinde kalabilir.
Tüketim vergileri malların fiyatları içerisine dahil edilerek nihai tüketiciye yansıtılabilir (Şener, 1996). Zorunlu tüketim malları üzerinden alınan vergiler, tüketicilere en kolay yansıtılabilen vergilerdir. Tüketim vergilerinin ileriye doğru yansıması Şekil 8 (a) yardımıyla açıklanabilir. Zorunlu tüketim mallarının talep eğrisi esnek değildir ve bu nedenle fiyat eksenine paralel bir şekilde çizilmiştir. Talep esnek olmadığı için malın fiyatı ne kadar değişirse değişsin talep edilen malın miktarında herhangi bir değişiklik olmaz. Şekilde vergi konulmadan önceki denge üretim ve fiyat düzeyi (Eo), üretim miktarı (Qo) ve fiyat düzeyi (Po)’dır. Zorunlu bir tüketim malına vergi konulması durumunda vergi nedeniyle arz eğrisi (So)’dan (St)’ye kayarken yeni denge noktası (Et)’de oluşur. Vergi sonrası denge noktasında, üretilen mal ve hizmet miktarında bir değişiklik olmazken fiyat konulan vergi miktarına eşit olarak (Po)’dan (Pt)’ye yükselir. Şekilden de anlaşılacağı gibi talebin esnek olmadığı bir durumda hem devletin elde edeceği gelir düzeyi (koyu renkli alan) hem de, verginin tüketiciye yansıması nedeniyle, tüketicinin vergi yükü azami düzeye çıkmaktadır.
İleriye doğru yansıma olanağının olmadığı durumlarda vergiler, üretim faktörlerinin fiyatının düşürülmesi yoluyla, geriye doğru yansıtılarak faktör sahiplerine aktarılabilir. Tüketim vergisi arz eğrisinin esnek olmadığı durumlarda geriye yansıtılabilir. Şekil 8 (b)’de bu durum gösterilmektedir. Buna göre, esnek olmayan arz eğrisi (S) ve vergi öncesi piyasa talep eğrisi (Do) ile gösterilmektedir. (Eo) denge noktasında üretilen mal miktarı (Qo), fiyatı ise (Po)’dır. Üretim birimi başına bir tüketim vergisi konursa talep eğrisi (Dt) aşağıya doğru kayar ve yeni denge noktası (Et)’de oluşur. Bu durumda üretim miktarı değişmediği halde malın fiyatı (Pt)’ye geriler. Firma koyu renkli alan kadar zarar edeceğinden bu alan toplamı kadar tüketim vergisini geriye doğru yansıtır. Bu durum devletin yoksul kesimi korumak amacıyla bazı mal ve hizmetlerin fiyatlarını dondurması ya da kar oranlarını piyasa fiyatının altında belirlemesi halinde gerçekleşir. Bu tür yöntemler yoksulların milli gelirden aldığı payı artırmak yerine belli bir grubun gelir düzeyini azaltmak yoluyla adil gelir dağılımını sağlamayı hedeflediğinden dolayı uzun vadede sürdürülebilir yöntemler değildir.
Verginin bir kısmı arz ve talep koşullarına bağlı olarak ileriye yansıtılırken geriye kalan kısmı üretici veya satıcıların üzerinde kalıyorsa kısmen yansıma söz konusudur. Firma üzerinde kalan vergi yükünü piyasa koşulları elveriyorsa geriye doğru yansıtabilir. Bu durum Şekil 9 yardımıyla gösterilebilir. Şekilde vergi öncesi durumda her ikisi de esnek olan arz (S) ve talep (D) eğrilerinin kesim noktası olan (Eo) denge noktasında üretim miktarı (Qo) ve üretilen malın satış fiyatı (Po)’dır. Yeni bir tüketim vergisinin konulması veya tüketim vergisinin artırılması durumunda yeni denge noktası (Et) olacak, üretim miktarı (QoQt) kadar gerileyecek ve fiyat (PoPt) kadar yükselecektir.
Bu durumda (PPtEtF) alanına eşit vergi gelirinin (c) alanına eşit kısmını tüketici öderken (d) alanına eşit kısmını üretici ödemek durumunda kalır. Ancak üretici firma üzerine kalan bu verginin bir kısmını arz eğrisinin esnekliği oranında üretim faktörü sahiplerine aktarabilir. (EoEtF) üçgeninin alanına eşit olan toplam aşırı vergi yükünün (a) alanına eşit kısmı alıcı üzerinde, geriye kalan (b) alanına eşit kısmı ise üretici üzerinde kalır.
Tüketim vergisi nedeniyle fiyatı yükselen mal ve hizmetin tüketimi azalacağından kişiler bir tür refah kaybı ile karşı karşıya kalırlar. Vergi politikasının sosyal faydası yüksek mal ve hizmetlerin üretim ve tüketimini artırıcı yönde uygulanması gelir dağılımını olumlu yönde etkiler ve yoksulluğu hafifletir. Vergi politikasının düşük gelirli kesimler yerine yüksek gelirli grupların tercihleri doğrultusunda oluşması halinde tüketim vergileri yol açtıkları aşırı vergi yükü nedeniyle gelir bölüşümünü düşük gelirli kesimlerin aleyhine değiştirebilir.
d. Servet Vergileri
Yansıtılamayan servet vergileri, geleneksel görüşe göre, gelir vergisinin yanı sıra, gelir dağılımının denkleştirilmesinde kullanılabilecek en önemli araçlardan biridir. Genel servet vergilerinin bu etkisini artırmak için asgari servet indirimi ve artan oranlı tarife gibi araçlar kullanılabilir. Gelir vergisinin vergilendirmediği, ancak ödeme gücü açısından büyük önem taşıyan bazı iktisadi değerleri de vergilendirebildiği için gelir dağılımının denkleştirilmesinde gelir vergisini tamamlayıcı bir özelliğe sahiptir.
Servet vergilerinin uygulanmasındaki temel amaç servet dağılımındaki uçurumun yol açtığı adil sayılmayan gelir dağılımının kısmen düzeltilmesidir. Gelir dağılımındaki adaletsizliği, yaygın kanının aksine; gelir, kurumlar ve lüks tüketim vergileri ile önleme olanağı çok da mümkün değildir. Zira vergi yükünün artması vergiden kaçınma ve vergi kaçakçılığı olanaklarını da artırır. Daha iyi olanaklara sahip olan ve fırsatları daha iyi değerlendiren yüksek gelir grubu vergi yükünün büyük bir kısmını yansıtma olanağı elde ederken zamanla toplam vergi gelirlerinin büyük bir kısmı emek gelirlerinin ve tüketimin vergilendirilmesinden karşılanır. Diğer taraftan kayıt altına alındıkları için vergi ödemekten kurtulamayan mükellef grubu aleyhine gelir dağılımında sapmalar ortaya çıkabilir. Buna mukabil, servet vergileri iki tür etki yaratarak gelir dağılımını olumlu yönde etkileyebilir. Bunlardan birincisi, gelir dağılımındaki eşitsizliğin kaynaklarından biri olan servet dağılımındaki eşitsizliği kısmen ortadan kaldırmasıdır. İkinci etkisi ise, dolaylı olarak diğer vergilerin hasılatını artırması ile ortaya çıkmaktadır. Vergi denetiminin yeterli düzeyde olması ve beyanname sisteminin iyi çalışması durumunda kapsamlı bir vergi olan kişisel servet vergisi ile bütün servet ve gelir unsurları beyan edileceğinden gelir, kurumlar ve tüketim vergilerinin matrahı da otomatik olarak saptanabilir ve dolaysız vergilerin gelir dağılımını denkleştirici etkileri güçlendirilmiş olur.
e. Sosyal Güvenlik Vergileri
Sosyal güvenlik vergileri, kişilerin karşı karşıya kaldıkları işsizlik, emeklilik, güçsüzlük ve hastalık gibi iktisadi ve sosyal riskleri karşılamak amacıyla sosyal güvenlik kurumları tarafından sağlanan hizmetlerin finansmanı için toplanan vergilerdir. Çalışanların maaş ve ücretleri üzerinden kesilen bu vergiler vergilemede fayda ilkesine göre alınırlar. Vergilemede bu ilke geçerli olmasına rağmen çalışanlar her zaman ödedikleri vergi ile orantılı olarak hizmetlerden yararlanmazlar. Sosyal güvenlik vergilerinin matrahının saptanmasında bir tavan konulmadığı durumlarda, verginin matrahı çalışanların ücret ve maaşlarına göre belirlendiği için, finansman yükü yüksek gelirli çalışanlara aktarılmaktadır. Keza, çalışan bekarlardan kesilen sosyal güvenlik vergilerinden diğer mükelleflerin vergi ödemeyen eş ve çocukları da yararlanabilmektedir. Gelir dağılımını bozan bu tip etkilerin ortaya çıkmasını engellemek için belli bir maaş ve ücret düzeyinin altında ücret alan çalışanlardan sosyal güvenlik vergisinin kesilmemesi yararlı olabilir. Bu vergilerin gelir dağılımı üzerindeki etkileri daha ziyade yansıma mekanizması nedeniyle ortaya çıkmaktadır.
İşverenler, ödedikleri sosyal güvenlik vergisini, maliyet unsuru olarak fiyatlar içinde tüketicilere aktararak (ileriye doğru yansıma) ya da işgücü yerine makinanın kolayca ikame edilebildiği durumlarda ücretleri düşürmek suretiyle çalışanlara aktararak (geriye doğru yansıma) bu vergileri çok kolay bir biçimde yansıtabilmektedirler. Çalışanlar, emek arz eğrisinin kısmen esnek olduğu durumlarda, verginin bir kısmını işverene yansıtabilirler. Şekil 10 (a), emek arz eğrisinin esnek olmadığı, yani işsizliğin yaygın olduğu durumlarda ücret düzeyini artırmaksızın işçi çalıştırma olanağı bulunmaktadır. Bu durumda çalışanların ödedikleri sosyal güvenlik vergilerini yansıtma olanakları yoktur. Zira ücret düzeyi düşürülse bile çalışmaya razı olacak çok sayıda çalışan bulunmaktadır. Şekilde (S) emek arz eğrisini, (D) talep eğrisini, (Eo) denge noktasını, (Wo) vergi öncesi ücreti ve (lo) işgücü arzını göstermektedir. Sosyal güvenlik vergisi işverenler açısından maliyet artırıcı bir unsur olduğundan sosyal güvenlik vergileri konulduğunda ya da bu verginin oranı artırıldığında emek talep eğrisi (Do)’dan (Dt)’ye doğru kayacaktır. Yeni denge noktasında (Et), ücret düzeyi (Wt) konulan vergi kadar azalacak ve emek arz eğrisi esnek olmadığından çalışma saatleri aynı düzeyde kalacaktır. Bu koşullar altında çalışanlar ödedikleri vergiyi yansıtamadıkları gibi işverenin vergiyi geriye doğru yansıtmasına da katlanmak zorunda kalırlar. Neticede, reel ücretlerde meydana gelen azalma gelir dağılımı eşitsizliğini artırır.
Vergi arz eğrisi kısmen esnek ise çalışanlar ödedikleri verginin bir kısmını işverene yansıtabilirler. Şekil 10 (b)’de bu durum gösterilmektedir. Şekilde (S) emek arz eğrisini, (D) talep eğrisini, (Eo) denge noktasını, (Wo) vergi öncesi ücreti ve (lo) işgücü arzını göstermektedir. Sosyal güvenlik vergisinin konulmasından sonra emek talep eğrisi (Dt)’ye kayacak ve yeni denge durumunda ücret (Wt)’ye yükselirken emek arzı azalarak (Lt)’ye gerileyecektir. Bu durumda (EoF) kadar bir sosyal güvenlik vergisinin (c) alanına denk gelen kısmı işverene yansıtılırken (b) alanına eşit kısmı çalışanlar tarafından üstlenilecektir.
İşçi sendikalarının etkin olduğu ülkelerde sendikaların çalışanların ödeyecekleri vergileri ücret düzeyini yükselterek işverene yansıtmaları mümkündür. Ancak, işverenler kendilerine yansıtılan sosyal güvenlik vergilerini ürettikleri mal ve hizmetlerin fiyatı içerisinde tekrar tüketicilere ve dolayısıyla işçilerine geri yansıtırlar. Aynı şekilde devletin çalıştırdığı işçi ve memur ücret ve maaşlarına yaptığı zamlar da daha yüksek enflasyon ile çalışanlara yansır. Sonuçta yansıtılan vergi oranı ve enflasyon oranı ücret artış oranını aşacağından çalışanların reel gelir düzeyi para aldatmacası nedeniyle azalacaktır. Sosyal güvenlik vergileri yansıtılabilmeleri nedeniyle çalışan ve genellikle düşük gelirli kesim aleyhine gelir dağılımının bozulmasına yol açarlarsa da bu vergiler sayesinde sunulan sosyal güvenlik ve sağlık hizmetleri gelir dağılımında eşitsizliği ortadan kaldıran ve yoksulların refahını artıran en önemli araçlardan birisidir.
Kamu Giderleri Politikası
İktisadi politikaların gelir dağılımı üzerindeki etkileri, geleneksel olarak, iktisadi büyüme üzerindeki etkileri ile analiz edilmeye çalışılır. Kamu giderleri politikasının gelir bölüşümü ile ilgili etkilerinin anlaşılması için iktisadi büyüme ile ilgili bağlantılarının anlaşılması gereklidir (Schwartz ve Ter-Minassian, 1995):
İktisadi büyümenin gelir dağılımı üzerindeki etkisi. Gelir dağılımında eşitsizlik ile iktisadi büyüme arasındaki ilişki konusu üzerinde son yıllarda yapılan araştırmaların çoğu Kuznets Eğrisi Hipotezi’nden etkilenmiştir. Kuznets Eğrisi, iktisadi kalkınma sürecinin ilk aşamalarında gelir dağılımındaki eşitsizliğin önceleri artacağını; ancak, sonraki aşamalarda azalacağını öngörür (Bkz. Şekil 11). Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sürecinde sanayileşmenin ilk aşamalarında köyden kentsel alanlara yönelik işgücü akımı gelir dağılımındaki eşitsizliği artırır. Zira işgücü arzında meydana gelen büyük artışlar emek gelirlerini büyük ölçüde düşürür ve kentsel alanlara göç eden büyük bir nüfusun gelir dağılımından aldığı paylar azalır. İşgücünün çoğu kentsel alanlara yerleştikten sonra bu alanlara yönelik işgücü akımı ise gelir dağılımı eşitsizliğini azaltıcı bir etki meydana getirir. Çünkü, kentsel alanlarda emek arz ve talebi yoğun göçlerin yol açtığı sarsıntıyı atlatmıştır. Kentsel alanlarda çalışanlar verimlilikleri daha fazla olduğu için yüksek gelir elde ederlerken kırsal alandakiler genelde tarım kesiminde istihdam edildiklerinden gelir düzeyleri düşüktür. Bu kesimin sanayi ve hizmetler sektöründe istihdam edilmesi gelir dağılımından daha fazla pay almaları anlamına gelir. Kuznets Eğrisi Hipotezi, gelir dağılımındaki eşitsizlikleri hızlı iktisadi büyüme ve yapısal değişikliklerin bir yan ürünü olarak görür ve aktif geliri yeniden dağıtıcı politikalar olmaksızın iktisadi büyümenin yoksulluk ve gelir dağılımı eşitsizliğini tedricen azaltacağını öne sürer.
a.   Bu Hipotez çeşitli açılardan eleştiriye açıktır. Temel sorun, dışbükey U eğrisinin mevcut olup olmadığı; eğer mevcutsa bundan kaçınılıp kaçınılmayacağı ile ilgilidir. Latin Amerika’daki gibi sermaye-yoğun ihracata dayalı bir büyüme modeli yerine emek-yoğun ihracata dayalı iktisadi büyüme modelini uygulayan Doğu Asya ülkelerinin tecrübesi iktisadi büyümenin gelir dağılımındaki eşitsizliği başlangıçtan itibaren tedricen azalttığını göstermektedir. Zira göreli eşitsizliğin yalnızca bir kısmı gelir düzeyi ilealakalıdır: kalkınmanın hangi aşamada olduğunun yanı sıra uygulanan iktisadi politikalar ile iktisadi kalkınma politikasının türü de gelir dağılımı üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. İkinci sorun bu Hipotezi destekleyecek yeterli ampirik bulgunun olmamasıdır. 1953-73 yılları arasında düşük bir büyüme hızına sahip olmasına rağmen mutlak ve göreli yoksulluğu azaltan Sri Lanka’nın deneyimi, yüksek bir büyüme hızının mutlak ya da göreli yoksulluğu azaltmada zorunlu ve yeterli olmadığını göstermektedir (Schwartz ve Ter-Minassian, 1995). Tanzi (1995) ise iktisadi büyümenin yoksulluğu azaltmak için gerekli olduğunu; ancak, gelir dağılımı eşitsizliğini azaltmak için yeterli olamayacağını savunur. Bununla birlikte, iktisadi büyümenin gelir dağılımı eşitsizliğini önlemede önemli bir unsur olduğu genellikle kabul edilmektedir
Şekil 5. İktisadi Büyüme İle Gelir Dağılımı Arasındaki İlişki
 
i.   Gelir dağılımının iktisadi büyüme üzerindeki etkisi. Gelir dağılımı eşitsizliği iktisadi büyümeyi çeşitli kanallar aracılığıyla etkiler:
◦   Geleneksel görüşlere göre gelir dağılımındaki eşitsizlik ne kadar artarsa tasarruflar da o ölçüde artar ve böylece sermaye birikimi ve dolayısıyla iktisadi büyüme artar. Ücretlerin tümü tüketime ayrılacağından sermaye birikimine ilave katkıda bulunma olanağı sadece karlardadır. Diğer taraftan, yoksullar zenginlere kıyasla daha fazla tüketim eğilimine sahiptirler ve bu nedenle tasarruf yapma imkanları yüksek gelir grubuna göre çok azdır. Bu nedenle gelir dağılımında meydana gelecek artışlar tasarrufları, sermaye birikimini ve dolayısıyla iktisadi büyümeyi artırır. Ancak, sermaye birikiminin büyümenin en önemli belirleyicilerinden biri olsa da tek belirleyici olmaması ve ülkeler arası karşılaştırmalarda gelir dağılımı eşitsizliği ile toplam tasarruflar arasındaki ilişkinin çok zayıf olması (Furman ve Stiglitz, 1998) bu görüşün geçerliliğini azaltmaktadır.
◦   Gelir dağılımındaki eşitsizlikler ne kadar belirgin bir hale gelirse geliri yeniden dağıtıcı politikalara olan talep de o ölçüde artar. Politik süreçte medyan konumda olan seçmenler etkindir. Oy potansiyelinin büyük bir kısmını oluşturan bu seçmenlerin iktisadi durumunun kötüleşmesi halinde vergi gelirleri azalır. Bir süre sonra, kamu kesiminin finansman ihtiyacının yeni vergilerle karşılanması ve vergi oranlarının artırılması gerekir. Vergilerin optimal düzeyin üzerinde artırılması sermaye birikimini ve dolayısıyla büyümeyi azaltır. Sonuçta gelir dağılımı eşitsizliğindeki bir artış vergilerde artışa yol açarak iktisadi büyümeyi yavaşlatır (Alesina ve Rodrik, 1994).
◦   Gelir dağılımındaki eşitsizlikler ne kadar artarsa siyasi istikrarsızlık da o ölçüde artar. Siyasal istikrarsızlık toplumsal çatışmaları artırır, mülkiyet haklarını tehdit altına sokar ve politik miyopluk nedeniyle verimli yatırımları engeller. Neticede iktisadi büyüme yavaşlar. Düşük büyüme hızı ise daha fazla siyasi istikrarsızlığa yol açar ve bu kısır döngü devam eder. Gelir dağılımındaki eşitsizlik ne kadar az ise, yani orta gelirli sınıf ne kadar büyükse iktisadi büyüme ve siyasi istikrar o ölçüde olumlu etkilenir.
iii. İktisadi büyümenin kalitesinin gelir dağılımı üzerindeki etkisi: Gelir dağılımı eşitsizliğini azaltmak veya yoksulluğu hafifletmek için iktisadi büyümeden daha ziyade iktisadi büyümenin kalitesi önemlidir. İktisadi büyümenin kalitesi, uygulanan iktisat politikalarına, kamu giderleri politikasına ve kamu giderlerinin bileşimine bağlıdır.
Geleneksel analizlere göre yeniden dağıtıcı politikalar ekonomik etkinliği olumsuz yönde etkilerler. Zira yeniden dağıtıcı politikalar yoksulların çalışma şevk ve arzularının yanı sıra görece daha düşük tasarruf oranına sahip olduklarından yurtiçi toplam tasarrufları ve dolayısıyla yatırımlara aktarılacak kaynakları azaltır. Halbuki gelir dağılımı eşitsizliğinin yüksek bir düzeyde olması yoksul kesimin büyüklüğünü artırır. Yoksul kesim ise gelir düzeyi yüksek gruplara kıyasla yetersiz beslenen ve yetersiz sağlık ve eğitim hizmeti alan bir kesimdir. İşte asıl bu yetersizlikler yoksulların çalışma şevk ve isteklerini törpüler. Başka bir ifade ile yeniden dağıtıcı politikalar değil, gelir dağılımındaki adaletsizlik iktisadi büyümeyi olumsuz yönde etkilemektedir.
Etkinliği artırıcı yeniden dağıtıcı politikalar adaleti sağlamanın yanı sıra iktisadi büyüme üzerinde de olumlu etkiler meydana getirebilir. İsrafı önleyerek ve kamu harcama programlarının dizaynını yoksullar lehine değiştirerek maliyet-etkin ve dağıtıcı adaleti sağlayan bir yeniden dağıtıcı politika yürürlüğe konulabilir. İsraf edilen harcamalardan yapılacak tasarruflar ile yoksulluğa karşı planlı programlar uygulamaya sokulabilir. Etkinliğin artırılmasının bir diğer yolu da özellikle eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim artırılmak suretiyle fırsat eşitliğinin sağlanmasıdır. Yeterli olanağa sahip olan yüksek gelirli gruplar eğitim ve sağlık gibi kısmen bedava sunulan hizmetlerden yoksullara kıyasla orantısız bir biçimde daha fazla yarar elde edebilmektedirler. Bu nedenle çatışma iktisadi büyüme (ekonomik etkinlik) ile dağıtıcı adalet arasında değil; maliyet etkinliği artıran politikalar ile maliyet-etkin olmayan politikalar ya da yoksulların lehine olan veya olmayan politikalar arasındadır.
a. Transfer Harcamaları
Herhangi bir mal veya hizmet karşılığı olmaksızın yapılan harcamalar olan transfer harcamaları kişilere ve hane halkına yapılan bir tür özel yardım olarak nitelendirilebilir. Yoksullara yönelik ayni ve nakdi menfaat sağlayan tüm transfer giderlerinin yoksulların refahını artıracağı ve gelir dağılımında iyileşmeye yol açacağı ileri sürülebilir. Bu etkinin ortaya çıkması için transfer harcamalarının verimli kullanılması, bu harcamalardan yararlanan kesimlerin yoksul olması ve transfer giderlerinin toplam üretimi (ve dolayısıyla istihdamı) ve üretim kapasitesini artırıcı yönde kullanılmaları gerekmektedir. Transfer giderleri devlet borçları faizleri, sosyal harcamalar ve sübvansiyonlar olmak üzere üç alt kategoride incelenebilir.
1) Devlet Borçları Faizleri
Devlet borçları ilk etkisi itibarıyla gelir ve servet dağılımını değiştirmez. Ancak borç faiz ödemeleri gelir dağılımını değiştirebilir. Devlet borçları faizlerinden yoksul ve düşük gelirli kişi ve hane halkının olumlu yönde etkilenmesi için ellerinde bulundurdukları devlet tahvil ve senet miktarının fazla olması gerekir. Oysa bu kesimlerin sahip oldukları varlıklar son derece sınırlıdır. Ellerinde bulundurdukları devlet tahvil ve senetlerinden elde ettikleri faizlerinden sahip oldukları varlıkları artıran yüksek gelirli gruplar lehine gelir dağılımı değişir. Devlet borçlarının faizlerinin vergiler ile finanse edilmesi halinde, faizlerin finansmanına özellikle tüketim vergileri yoluyla önemli düzeyde katılmak zorunda olan yoksul kesim bu durumdan olumsuz bir biçimde etkilenir ve gelir yoksullardan zenginlere doğru yeniden dağıtılır. Bu tür bir transfer harcamasının geliri yeniden dağıtıcı etkisi içinde bulunulan konjonktürel duruma ve dolaysız vergilerin yansıtılamadığı varsayımı altında vergi sisteminin artan oranlılığının derecesine bağlı olarak değişir. Borç faizlerinin vergi ile finansmanı durumunda artan oranlı bir vergileme yapısı gelir dağılımını olumlu yönde etkileyebilir.
Logged

OgrenciForum.Org
Mart 11, 2008, 16:28:53 ÖS
Abruzzi
Çalışkan öğrenci
****

Rep +6/-0
Mesaj Sayısı: 1031



Üyelik Bilgileri