|
Abruzzi
|
 |
« : Mart 25, 2008, 10:18:22 ÖÖ » |
|
GÜMRÜK BİRLİĞİ’NİN TÜRKİYE EKONOMİSİNE ETKİLERİ
Giriş
1. Gümrük Birliği’nin Tamamlanması ve Kapsamı
2. Gümrük Birliği’nin Türk Dış Ticaretine Etkileri
3. Gümrük Birliği’nin Yabancı Sermaye Üzerindeki Etkileri
4. Gümrük Birliği ve İstihdam
5. Gümrük Birliği ile Kaydedilen Yasal ve Kurumsal Değişiklikler 5.1. Gümrük Vergileri ve Kotalarının Kaldırılması, AB’nin Gümrük Koduna Uyum 5.2. Serbest Ticaret Anlaşmaları 5.3. Ticarette Teknik Engellerin Kaldırılması 5.4. Fikri Mülkiyet Hakları 5.5. Rekabet Mevzuatı 5.6. Kurumsal İşbirliği
6. Gümrük Birliği Çerçevesinde Türkiye ile AB Arasındaki Mali İşbirliği
7. Gümrük Birliği Çerçevesinde Türkiye’nin Kullanabileceği Bir Mekanizma
Sonuç
Kaynakça Giriş
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşme hedefine yönelik ortaklık ilişkisinin önemli bir aşaması olan Gümrük Birliği, aynı zamanda dışa dönük büyüme politikası çerçevesinde taraf olduğu en geniş kapsamlı ticari yapılanma olarak 1 Ocak 1996’da tamamlanmıştır.
AB ile Türkiye arasında sanayi malları ve işlenmiş tarım ürünlerinin serbest dolaşımına ilişkin bir ekonomik entegrasyon modeli olan Gümrük Birliği sürecinde Türkiye, mevzuatını Avrupa Birliği’nin gümrük ve ticaret politikalarının yanı sıra rekabet ve fikri sınai mülkiyet haklarına ilişkin politikaları da dahil olmak üzere kapsamlı bir alanda uyumlaştırmak yükümlülüğünü üstlenmiştir. Herhangi bir gümrük birliği ilişkisinden daha ileri bir entegrasyona karşılık gelen söz konusu uyum çalışmaları neticesinde, sanayi ve ticareti doğrudan etkileyen önemli yapısal ve kurumsal değişiklikler oluşmuştur.
10-11 Aralık 1999 tarihlerinde gerçekleştirilen Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin tam üyelik adaylığının teyit edilmesiyle Türkiye AB ilişkileri ekonomik ve siyasal boyutlarıyla Gümrük Birliği’nin ötesine geçen bir sürece girmiştir. Söz konusu süreçte Türkiye’nin uyum sağlaması gereken Kopenhag Kriterleri çerçevesinde işleyen bir piyasa ekonomisi ve rekabet edebilirlik olarak özetlenebilecek ekonomik kriterlerin karşılanması ve AB müktesebatının üstlenilmesi açısından, Türkiye GB kapsamında gerçekleştirdiği uyum çalışmaları sayesinde önemli ilerleme kaydetmiş ve tecrübe kazanmıştır. Ayrıca, uluslararası ticaretin liberalize edilmesini hedefleyen DTÖ’ye taraf olarak Türkiye’nin üstlendiği yükümlülükler de, Gümrük Birliği ile tamamlanan çalışmalarla öngörülen süreden önce büyük oranda yerine getirilmiştir.
Gümrük Birliği’nin tamamlanmasını takiben Türkiye ekonomisine etkilerine ilişkin çeşitli eleştiriler gündeme gelmiştir. Bu eleştirilerin büyük bir bölümü Gümrük Birliği’ni, bir parçası olduğu tam üyelik sürecinden bağımsız değerlendirerek Türk sanayii ve Türk dış ticareti üzerine olumsuz etkileri olduğu yönündedir. Ulusal ve uluslararası makro ekonomik değişimler dikkate alınmaksızın yöneltilen eleştirilerde, Gümrük Birliği tek başına dış ticaret dengesizliğinin kaynağı olarak gösterilmiştir. Ayrıca, tam üyelik yönündeki önemli bir aşamayı teşkil eden Gümrük Birliği’nin dış ticaret rakamlarının yanı sıra, üretim süreçleri, kalite altyapısı ve rekabet gücü üzerindeki olumlu etkileri göz ardı edilmiştir.
Çalışmamızda Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki Gümrük Birliği ilişkisi Avrupa Birliği’ne tam üyelik süreci içerisinde ele alınmakta ve kaydedilen gelişmelerin bu süreçteki yeri irdelenmektedir. Ayrıca Türkiye’nin Gümrük Birliği ile yerine getirdiği AB mevzuatına uyum çalışmaları Dünya Ticaret Örgütü üyeliğinden doğan yükümlülükleri çerçevesinde değerlendirilmektedir. Çalışmada genel olarak Gümrük Birliği ile kaydedilen gelişmeler, ilgili sürece yönelik mevcut eleştirilere cevap oluşturacak şekilde ortaya koyulmaktadır.
1. Gümrük Birliği’nin Tamamlanması ve Kapsamı
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ortaklık ilişkisinin temel unsurlarından birini teşkil eden Gümrük Birliği’nin çerçevesi, esasen 1963 yılında Ankara Anlaşması ile çizilmiş ve 1973 yılında Katma Protokol ile ayrıntıları belirlenmiştir.
Bilindiği gibi, Türkiye ile AB ortaklığının yasal zeminini oluşturan Ankara Anlaşması; üç aşamalı bir entegrasyon modeli öngörmüştür. Anlaşmanın yürürlüğe girdiği 1 Aralık 1964 tarihi itibariyle başlatılan ilk dönem, Toplulukla Türkiye arasındaki ekonomik farklılıkları azaltmaya yönelik “Hazırlık Dönemi” olarak belirlenmiştir. Bu dönemde Türkiye herhangi bir yükümlülük üstlenmemiştir.
Buna karşılık, Topluluk 1971 yılında, bazı petrol ve tekstil ürünleri dışında Türkiye’den ithal ettiği tüm sanayi mamullerine uyguladığı gümrük vergileri ve miktar kısıtlamalarını tek taraflı olarak sıfırlamıştır. 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe giren Katma Protokol ile hazırlık dönemi sona ermiş ve geçiş döneminin koşulları belirlenmiştir. Buna göre; taraflar arasında sırası ile sanayi ürünleri, tarım ürünleri ve son olarak kişilerin serbest dolaşımının sağlanması ile Gümrük Birliği’nin tamamlanması öngörülmüştür. Bu dönemde Türkiye’nin 12-22 yıllık geçiş süresi dahilinde Topluluk’tan ithal ettiği sanayi ürünlerinde gümrüklerini ortak gümrük tarifesi hadlerine indirmesi hükme bağlanmıştır. Türkiye 1980’li yıllardan itibaren yatırımların teşvik edilmesi amacıyla yatırım malları ithalatında gümrüklerini sıfırlamıştır. O dönemde uygulamaya koyulan bu politika doğrultusunda AB’den ithal edilen yatırım mallarına da gümrük uygulanmamıştır. 6 Mart 1995 tarih ve 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi kararı ile de sanayi mallarında Gümrük Birliği’nin tesis edilmesine ilişkin koşulların oluştuğuna karar verilmiştir. Gümrük Birliği, 1 Ocak 1996 itibariyle tamamlanarak işlerlik kazanmıştır.
1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı, Birliğin malların serbest dolaşımı politikasını tamamlayan İç Pazar mevzuatı doğrultusunda hazırlanmıştır . Bu kapsamda, Avrupa Birliği müktesebatının gümrükler ve dış ticaret politikaları ile birlikte rekabet mevzuatı, teknik mevzuat, fikri mülkiyet hakları, devlet yardımlarına ilişkin bölümlerini de içeren 1/95 sayılı karar ile geleneksel anlamdaki bir gümrük birliği ilişkisinden çok daha ileri bir bütünleşme çerçevesi belirlenmiştir.
Aralık 1999’da Türkiye’nin AB tam üyeliği adaylığının teyidi ile birlikte gerek Türkiye’nin gerek AB’nin yükümlülükleri Gümrük Birliği ilişkisinin de ötesine geçmiştir. Topluluğun Türkiye’den beklentilerinin yer aldığı Katılım Ortaklığı Belgesi ile bu belgeye karşılık olarak, Türkiye’nin taahhütlerini ortaya koyduğu Ulusal Program, Gümrük Birliği yükümlülüklerini de içermektedir. Bu yönde kaydedilen her gelişme, Gümrük Birliği’nin işleyişini kolaylaştırdığı gibi Avrupa Birliği ile tam entegrasyon sürecinde mesafe katedilmesini sağlamaktadır.
Türkiye’nin dışa yönelik büyüme stratejisi çerçevesinde ve AB tam üyeliği hedefi doğrultusunda gerçekleştirdiği en kapsamlı ticaret ortaklığı olan Gümrük Birliği aynı zamanda Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) uluslararası ticarete ilişkin kurallarını temel alan bir yapılanmadır. Bu yönüyle Gümrük Birliği’ne taraf olan Türkiye’nin gerçekleştirdiği çalışmalar DTÖ üyesi olarak üstlendiği yükümlülükleriyle de büyük ölçüde uyuşmaktadır.
2. Gümrük Birliği’nin Türk Dış Ticaretine Etkileri
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği’ni tamamlamasına yönelik eleştiriler Gümrük Birliği’nin iyi müzakere edilmediği, Türk sanayiinin Avrupa sanayii karşısında rekabet gücünün henüz düşük olduğu bir dönemde iç piyasada pazar kaybına yol açtığı ve dış ticareti kısıtlayacak şekilde üstlenilen tek taraflı yükümlülükler ile alternatif dış pazarlara girişine engel teşkil ettiği yönündedir. Söz konusu eleştirilerde öncelikle Gümrük Birliği’ni 1995 yılında imzalanan herhangi bir ticaret anlaşması olarak değerlendirme hatasına düşülmekte, Gümrük Birliği sürecinin dayandığı hukuki çerçeve ve bu süreçte Türkiye’nin hangi koşullarda yer aldığı temel alınmamaktadır.
Esasen Gümrük Birliği, Türkiye’nin AB ile Ortaklık Anlaşması çerçevesinde 1971 yılında tek taraflı olarak hemen hemen tüm sanayi mallarında AB pazarına gümrüksüz giriş hakkını elde etmesiyle başlayan bir süreçtir. 1973 Katma Protokol ile Türkiye ekonomisinin, AB ile rekabet edebilir düzeye gelmesi için 12-22 yıllık geçiş süresi belirlenmiştir.
Bu süre çerçevesinde Türkiye, AB sanayi mallarının Türkiye’ye gümrüksüz girişine yönelik yükümlülükler üstlenmiştir. 1996 yılında ise sanayi ürünlerinde gümrükleri sıfırlamıştır. Gümrük Birliği’nin Türk dış ticaretine etkileri değerlendirilirken gözden kaçırılan bir diğer husus da bu sürecin 1996 yılı sonrası gerek Türkiye ekonomisi gerek dünya ekonomilerindeki gelişmelerden bağımsız ele alınamayacağıdır. Gümrük Birliği Türk dış ticaretindeki değişimleri tek başına belirleyen bir süreç değildir. Bu çerçevede öncelikle 5 Nisan 1994 tarihinde yaşanan ekonomik kriz ile meydana gelen devalüasyonun yarattığı sorunların ve 1997 yılında dünya ekonomisinde patlak veren Asya, ardından Rusya krizlerinin değerlendirmelerde dikkate alınması gerekmektedir. Ayrıca 1998 Mart ayı itibariyle Türkiye ekonomisinde yaşanan ciddi durgunluğun, 1999 yılında gerçekleştirilen genel seçimler, Ağustos ve Kasım aylarında yaşanan deprem felaketleriyle sürmesi de, bu dönemde Türkiye- Avrupa Birliği dış ticaretinin yapısını etkilemiştir. Son olarak Türkiye’nin kronik enflasyon sorununa çözüm bulmak temel amacıyla 2000 yılında uygulamaya koyulan ekonomik istikrar programının Kasım 2000, Şubat 2001 tarihlerinde yaşanan krizlerle hedeflerinden sapmasıyla oluşan istikrarsızlık ve devalüasyon, 2001 yılı ilk yarısındaki dış ticaret rakamlarında belirleyici olmuştur.
Bu konuda “Gümrük Birliği’nin Türkiye Ekonomisine Etkileri” adlı IKV yayınında varılan sonuçlar da, makro ekonomik dengelerin Gümrük Birliği’nin işleyişini etkileyeceğini ortaya koymaktadır. Gümrük Birliği’nin, ekonometrik bir modele dayanarak, ilk dört yıldaki etkilerini değerlendiren çalışma, sadece gümrük birliği ilişkisinin varolması halinde 1999 sonu itibariyle 30,8 milyon Dolar olarak belirlenen Gümrük Birliği’nin yıllık refah artışı üzerindeki etkisinin, 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı’nın karşılıklı ve iyi niyetle uygulanması, yapısal reformların tamamlanması, yabancı sermaye ve teknoloji girişinin sağlanmasının yanı sıra makro ekonomik dengelerin iyileşmesi halinde 7,8 milyar Dolara yükseleceğini belirlemektedir.
Gümrük Birliği bu yaklaşım ile değerlendirildiğinde, Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki, 1996 yılı öncesi ve sonrasına ait dış ticaret rakamlarının da daha sağlıklı analiz edilmesi mümkün olacaktır.
Tablo I:Türkiye’nin Dış Ticareti ve AB’nin Payı Genel Milyon$ Avrupa Birliği Milyon$ Avrupa Birliği’nin Payı (%) İhracat İthalat Hacim İhracat İthalat Hacim Açık İhracat İthalat Hacim 1968 496 764 1,260 226 393 619 167 45,4 51,4 49,1 1971 676 1,171 1,847 329 582 911 253 48,7 49,7 49,3 1972 885 1,563 2,448 428 851 1279 423 48,4 54,5 52,2 1974 1,532 3,778 5,310 761 1748 2509 987 49,7 46,3 47,2 1980 2,910 7,909 10,819 1300 2360 3660 1060 44,7 29,8 33,8 1985 7,958 11,343 19,301 3204 3895 7099 691 40,3 34,3 36,7 1993 15,348 29,429 44,777 7,289 10,950 18,239 3,661 47,5 37,2 40,7 1994 18,105 23,270 41,375 8,269 10,279 18,548 2,010 45,6 44,2 44,8 1995 21,636 35,707 57,343 11,078 16,760 27,938 5,782 51,2 47,2 48,7 1996 23,224 43,626 66,850 11,548 23,138 34,686 11,590 49,7 53,0 51,9 1997 26,261 48,559 74,820 12,248 24,870 37,118 12,622 46,6 51,2 49,6 1998 26,974 45,921 72,895 13,498 24,075 37,573 10,577 50,0 52,4 51,5 1999 26,588 40,692 67,280 14,333 21,419 35,752 7,086 53,9 52,6 53,1 2000 27,485 54,149 81,634 14,352 26,388 40,740 12,036 52,2 48,7 49,9 2001 31,186 40,506 71,692 16,078 18,059 34,137 1,981 51,5 44,5 47,6 Kaynak: DTM
Tablo I’de, Türkiye’nin Gümrük Birliği öncesinde en önemli dış ticaret ortağı olan Avrupa Birliği’nin, Gümrük Birliği’nin tamamlanmasından sonra da bu niteliğini koruduğu görülmektedir.
Ancak 1993-1995 yıllarında AB’nin toplam dış ticaret hacmindeki ortalama %45 olan payının 1996-2000 döneminde ortalama %51 düzeyine yükseldiği ortaya çıkmaktadır. Avrupa Birliği gibi güçlü bir ekonominin ve istikrarlı bir ticaret ortağının dış ticaretinde en önemli paya sahip olması, Türkiye’nin dünya ekonomisinde meydana gelebilecek sorunlardan da daha az etkilenmesini sağlamaktadır. Nitekim Asya ve Rusya krizleri sırasında Türkiye’nin ekonomik performansı ile Avrupa Birliği’nin ihracatımız açısından güvenli istikrarlı bir pazar olmayı sürdürmesi bu hususu destekler niteliktedir.
Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki dış ticaret rakamları değerlendirildiğinde Gümrük Birliği sonrasında ticaretin, Türkiye’nin AB’ye ihracatında da sürekli bir artış kaydedilmesine rağmen ithalat lehine bir dağılım gösterdiği saptanmaktadır. Bu durumun temel sebebi, Türkiye’nin tek taraflı olarak 1971 yılı itibariyle bazı istisnalar dışında sanayi ürünlerinde AB pazarına gümrüksüz giriş hakkına sahip olması, AB’nin ise bu hakkı 1996 yılında elde etmesidir (1972 ve 1974 yılında AB ile gerçekleştirilen ihracat rakamları dikkate alındığında söz konusu gümrük muafiyetinin etkisinin %100’ün üzerinde bir artış ile kendisini gösterdiği anlaşılmaktadır). Öte yandan gerek diğer ülkelerin tecrübeleri gerek ekonomi teorileri Avrupa Birliği gibi çok gelişmiş bir ekonomi ile Gümrük Birliği’ne gidilmesinin önceden kestirilebilir tek etkisinin dış ticaret açığı olacağını ortaya koymaktadır. Nitekim ithalat artışının herhangi bir ekonomi için tek başına kötü bir olgu olarak ele alınması cari işlemeler dengesini oluşturan kalemlerin tümü dikkate alındığında yapılacak değerlendirmelerde eksik ve hatalı sonuçlar verecektir. Bununla birlikte Türkiye’nin dış ticaret açığının ne kadarının doğrudan Gümrük Birliği’nden kaynaklandığını belirlemek oldukça güçtür. Gümrük Birliği öncesi de AB ile dış ticaret açığının yaklaşık olarak Gümrük Birliği sonrası oluşan dış ticaret açığı oranında olduğu, ayrıca aynı dönemde gerek dünyada gerek Türkiye’de yaşanan makro ekonomik gelişmelerin de Türk dış ticaretinin yapısını etkilediği göz önünde bulundurulmalıdır. Bu kapsamda, 1994 yılında Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz ve devalüasyonun ardından Gümrük Birliği ile uyumlu olmayan ekonomi politikalarının uygulanması, Türk ihraç ürünlerinin fiyat rekabetini etkilemiş ve ithalat lehine dağılımda rol oynamıştır. Ayrıca 1998 yılında yaşanan Asya ve Rusya krizleri Avrupa ekonomilerinde durgunluk yaratmıştır. Bu dönemde, Türkiye’nin AB’ye ihracatının önemli bir bölümünü oluşturan tüketim mallarının AB’deki fiyat ve gelir hareketlerinden olumsuz etkilenmesi, ihracat gelirlerinin düşük olmasına ve beraberinde dış ticaret açığının yükselmesine sebep olmuştur .
Tablo II: Türkiye’nin Dış Ticaretinin Ülke Gruplarına Göre Dağılımı (milyon Dolar) 1993 1994 1995 1996 1997 1998 1999 2000 İhracat 15 348 18 105 21 636 23 224 26 261 26 974 26 589 27 485 AB 7 599 8 635 11 078 11 549 12 248 13 498 14 349 14 401 D.OECD 608 686 841 784 750 701 719 800 Türk Cum. 605 559 742 958 1 136 1 078 822 816 O. Doğu 1 989 2 108 2 132 2 245 2 382 2 189 2 204 2 157 K. Afrika 597 725 900 985 980 1 502 1 344 1 072 D.Ülkeler 2 656 3 498 4 031 4 610 6 180 5 226 4 162 4 629 İthalat 29 429 23 270 35 708 43 627 48 559 45 921 40 687 54 150 AB 13 875 10 915 16 861 23 138 24 870 24 075 21 417 26 456 D.OECD 2 852 1 705 2 547 2 851 3 969 3 936 2 679 3 601 Türk Cum. 344 320 301 329 408 456 464 635 O. Doğu 2 799 2 530 2 687 3 243 2 726 1 943 1 987 3 105 K. Afrika 381 629 1 142 1 618 1 813 1 493 1 404 2 251 D.Ülkeler 4 793 3 628 7 176 7 345 8 797 8 557 8 506 12 757
Tablo II üzerinde Türkiye’nin Avrupa Birliği dışında ticaret yaptığı diğer ülke ve ülke grupları ile dış ticareti incelendiğinde Gümrük Birliği sonrası bu ülkelerle gerçekleştirdiği ticarette de belirgin bir değişiklik olmadığı ve aynı oranlarda istikrarlı bir artış gösterdiği belirlenmektedir. Bu çerçevede Gümrük Birliği’nin Avrupa Birliği lehine bir ticaret sapması yaratmadığı ve Türkiye’nin diğer dış ticaret pazarlarında bir kayba yol açmadığı ortaya çıkmaktadır.
Tablo III: Türkiye’nin AB ile Ticaretinin Sektörel Dağılımı (milyon Dolar) Tarım Tekstil ve Konfeksiyon Demir Çelik 84, 85 ve 87*. Fasıllar Sanayi Ürünleri Toplam
İhr. İth. İhr. İth. İhr. İth. İhr. İth. İhr. İth İhr. İth 1994 1,647 185 4,150 501 293 1679 782 4,375 1,762 3,865 8,634 10,279 1995 1,965 790 5,353 828 505 1,353 1,239 6,617 2,017 6,773 11,078 16,860 1996 1,854 675 5,660 1,379 421 1,852 1,505 10,155 2,109 8,848 11,548 23,138 1997 2,037 512 5,930 1,611 622 2,081 1,550 11,751 2,109 9,123 12,248 24,870 1998 1,941 477 6,464 1,425 703 1,873 2,083 11,696 2,307 9,011 13,498 24,075 1999 1,900 489 6,363 1,318 818 1,466 2,705 10,428 2,562 8,238 14,348 21,416 2000 1,483 474 6,433 1,400 888 943 2,803 13,612 2,745 9,599 14,352 26,388 Kaynak: DTM *84. fasıl: Nükleer Reaktörler, Kazan, Makineli Cihazlar, Aletler, Parçalar; 85.fasıl: Elektrikli Makine ve Cihazlar, Aksam ve Parçaları; 87. fasıl: Motorlu Kara Taşıtları Traktör, Bisiklet, Motosiklet vb.
Tablo II üzerinde 1996 yılını temel alarak, Türkiye’nin AB ile ticaretinin sektörel dağılımı analiz edildiğinde ise gerek ihracat gerek ithalatta tarım ürünlerinin payının sanayi ürünleri lehine düşüş gösterdiği görülmektedir. Ancak sanayi ürünleri ihracatında 1995-2000 arası ortalama %47 ile düşük teknolojili ve emek yoğun üretime dayanan tekstil ve konfeksiyon sektörünün en önemli paya sahip olduğu, ithalatta ise yoğun teknoloji gerektiren sanayi ürünlerinin ağırlıklı yer tuttuğu belirlenmektedir. Teknolojik gelişme ve Ar-Ge çalışmalarına gerekli ölçüde kaynak ayıramayan Türkiye için bu dağılım, ilk aşamada Türk sanayi ürünlerinin henüz AB ürünleri karşısında düşük rekabet düzeyini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte Türk firmaları için, ileri teknoloji kullanan AB firmaları ile rekabet etmek, teknoloji geliştirmeleri ve Ar-Ge faaliyetlerini artırmaları yönünde harekete geçirici bir etki yaratmaktadır. Bu gelişmeye paralel olarak rekabet hukuku ve standardizasyon alanlarında yürütülen uyum çalışmalarında kaydedilen ilerlemeler de sanayiciler üzerinde, ürün kalitesini yükseltmeleri açısından baskı unsuru oluşturmaktadır.
Tablo IV:Türkiye’nin AB ile Ticaretinin Mal Gruplarına Göre Dağılımı (milyon Dolar) Yatırım Ara malı Tüketim malı İhracat Pay% İthalat Pay% İhracat Pay% İthalat Pay% İhracat Pay% İthalat Pay% 1994 252 2,9 3,209 29,4 2,805 32,5 6,912 63,3 5,577 64,6 795 7,3 1995 318 2,9 4,831 28,7 3,528 31,8 10,539 62,5 7,232 65,3 1,491 8,8 1996 396 3,4 7,388 31,9 3,727 32,3 12,880 55,7 7,425 64,3 2,870 12,4 1997 423 3,5 7,327 29,5 4,105 33,5 14,009 56,3 7,721 63 3,535 14,2 1998 489 3,6 7,182 29,8 4,612 34,2 13,270 55,1 8,397 62,2 3,622 15 1999 631 4,4 6,069 28,3 4,981 34,7 11,823 55,2 8,737 60,9 3,525 16,5 2000 671 4,7 7,337 27,8 5,073 35,3 13,942 52,8 8,511 59,3 5,099 19,3 Kaynak: DTM
Türkiye’nin AB ile ticaretinin ithalat lehine olan yapısı mal gruplarına göre değerlendirildiğinde ise yatırım mallarının payının 1995-2000 yılları arasında ortalama %29,3, sanayie girdi teşkil eden ara mallarının payının ortalama %55 ve tüketim mallarının payının ortalama %14,3 olduğu saptanmaktadır. Yatırım ve ara malı ithalatının tüketim mallarına oranla yüksek paya sahip olması Türkiye’nin yatırım malları ithalatında gümrüklerini 1980’li yıllardan itibaren yatırımı teşvik kapsamında sıfırlamasıyla açıklanmaktadır. Buna karşılık AB’den ithal edilen tüketim mallarında gümrükler, 1996 yılında Gümrük Birliği’nin tamamlanması ile kaldırılmıştır. Tüketim malları ithalatında 1996 yılı itibariyle yaklaşık %100 oranındaki artışın bu çerçevede değerlendirilmesi gerekmektedir.
Aynı dönemde yatırım ve ara mallarının ithalatında belirgin bir değişiklik olmadığı da dikkate alınmalıdır. Ayrıca tüketim mallarının ithalatının artışında son yıllarda finans sektörünün düşük faizli tüketici kredisi stratejisinin etkisi büyüktür. 2000 yılında görülen yüksek orandaki artışta ise, 2000 yılı başı itibariyle uygulamaya koyulan ekonomik istikrar programı neticesinde Türk Lirası’nın döviz karşısında değer kazanmasıyla doğrudan ilişkisi olduğu açıktır.
Tüketim mallarının ithalattaki payının artışı uzun vadede Türkiye ekonomisini olumsuz etkileyecek bir gelişme olmakla birlikte AB’den ithal edilen ürünlerin Türkiye’de nihai tüketicinin ürün kalite ve standartları ile tüketici hakları konularında bilinçlenmesinde etkili olduğu belirtilmesi gereken bir husustur. Tüketim malları ithalatının ekonomiye olumsuz etkilerini dengeleyebilecek bir diğer husus ise lüks tüketim mallarından alınan vergilerin yüksek oluşudur.
Bu kapsamda Türkiye’nin AB’den gerçekleştirdiği ithalatta yatırım ve ara mallarının ağırlıklı yer tutması, ithalatın Türk sanayiine yönelik girdi sağlayan sağlıklı yapısını ortaya koymaktadır. Yüksek teknolojiye dayanan yatırım mallarının ithalatı bu ürünlere bağlı üretimde de ileri teknoloji kullanımını zorunlu kılmakta, firmaları Ar-Ge’ye yönelten bir diğer etken olarak nihai aşamada üretimin kalitesinde belirleyici rol oynamaktadır. Aynı çerçevede AB’ye gerçekleştirilen ihracatın yapısı incelendiğinde tüketim mallarının 1996 yılında %64,3 olan payının 2000 yılı itibariyle %59,3’e gerilediği, buna karşılık yatırım mallarının 1996’da %3,4 olan payının 2000 yılında %4,7’ye, ara mallarının ise 1996’da %32,3 olan payının 2000 yılında %35,3’e yükseldiği görülmektedir. Söz konusu dağılım Gümrük Birliği’nin Türk sanayiinde orta vadede daha belirgin olacak bir iyileşme yarattığını ortaya koymaktadır.
Tablo V: Avrupa Birliği’nin İthalat ve İhracatında Türkiye’nin Yeri (milyon Euro) AB Toplam İhracat AB Toplam İthalat AB’nin Türkiye’ye İhracatı AB’nin Toplam İhracatında Türkiye’nin Payı % AB’nin Türkiye’den İthalatı AB’nin Toplam İthalatında Türkiye’nin Payı % 1980 211,1 280,6 2,0 1,0 1,1 0,4 1993 390,6 470,2 12,4 2,6 6,8 1,5 1994 471,4 518,5 9,3 1,8 7,9 1,5 1995 573,3 545,3 13,4 2,34 9,2 1,69 1996 627 581,1 18,3 2,92 10,2 1,76 1997 721,1 672,4 22,4 3,11 11,9 1,77 1998 730,8 709,8 22,1 3,03 13,6 1,92 1999 758,3 772,1 20,5 2,71 15,5 1,95 2000* 937,9 1026,8 3,2 1,7 Kaynak: Eurostat *Eurostat’ta AB’nin ithalat ve ihracatında Türkiye’nin payı belirtilmişken, ihracat ve ithalat rakamları (milyon Euro) yer almamaktadır.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin ihracat ve ithalatındaki yerine ilişkin verileri değerlendirdiğimizde 1993 yılında Birliğin Türkiye’den gerçekleştirdiği ithalatın toplam ithalatına oranı %1,5 iken, 1995 yılı itibariyle artış gösterdiği ve bu artışın 1996 yılında Gümrük Birliği’nin tamamlanması ile istikrarlı bir şekilde sürdüğü anlaşılmaktadır. Birliğin gerçekleştirdiği toplam ihracatta Türkiye’nin payı 1993 yılında %1,8 iken 1995’de %2,3 ve 1996’da %2,9’a yükselmiş, bu yükseliş 1998 yılından itibaren bir düşüşe geçmiştir. Bu düşüşte 1998-1999 yıllarında Asya ve Rusya krizlerinin AB piyasalarında yarattığı durgunluğun yanı sıra Türkiye’de yaşanan depremin de önemli etkileri olmuştur. Söz konusu oranlarla Avrupa Birliği’nin ithalat yaptığı ülkeler sıralamasında Türkiye, dışa açık bir ticaret politikası izlemeye başladığı 1980 yılında 48. sırada yer alırken 1993 yılında 18. sıraya ve Gümrük Birliği sonrası 1996 yılında 12. sıraya yükselmiş, 1999 yılına kadar sıralamada aynı yeri korumuştur.
AB’nin ihracat yaptığı ülkeler arasında ise Türkiye 1980 yılında 27. sırada yer alırken, 1993 yılında 7. sıraya çıkmış, 1996 yılında 7. sırayı korumuş ve 1999 yılında 6. sıraya yükselmiştir. Bu sıralamayla AB adayı ülkeler arasında Türkiye’nin, Polonya’dan sonra Birliğin en önemli ticari ortağı olduğu belirlenmiştir.
3. Gümrük Birliği’nin Yabancı Sermaye Üzerindeki Etkileri
Avrupa Birliği firmaları için genç ve doymamış iç pazarının yanı sıra Ortadoğu, Karadeniz ve Asya ile olan bağlantıları Türkiye’yi yatırımlar açısından cazip bir ülke konumuna getirmektedir. Öte yandan Gümrük Birliği içerisinde yer alan Türkiye, Uzak Doğu ülkeleri, Japonya ve ABD için de dinamik piyasası, coğrafi konumunun ötesinde AB piyasasına giriş imkanı veren önemli bir pazardır. Bu niteliklerine rağmen Türkiye’ye gelen yabancı sermaye rakamları değerlendirildiğinde, yatırımların Gümrük Birliği sonrasında artacağına ilişkin beklentinin gerçekleşmediği belirlenmektedir.
Tablo VI: İzin Verilen Yabancı Sermaye Yatırımları (milyon $) 1993 1994 1995 1996 1997 1998 1999 2000 2001 AB Toplam 1188,4 982,9 1848,4 3272,3 1022,4 1065,9 1166,3 1950,0 1804,6 Genel Toplam 2125,0 1487,7 2938,3 3837,0 1678,2 1645,8 1700,4 3059,0 2738 AB/Genel % 55,9 66,20 62,91 85,28 60,92 64,76 68,59 63,74 66,01 Genel Fiili Giriş 1016 830 1127 964 1032 976 817 1719 3044 Kaynak: Hazine Müsteşarlığı
İzin verilen yabancı sermaye içerisinde Avrupa Birliği’nin payı Gümrük Birliği sonrası bir artış göstermemiştir. AB’nin ortalama %65 olan payı, 1996 yılında Fransa’nın bir yatırım projesi ile %85’lere yükselmiş gibi görünmekle birlikte fiili girişler dikkate alındığında değişmemiştir . Toplam yabancı sermaye izinleri ve fiili giriş rakamları ise, AB ülkeleri dışında üçüncü ülkelerden gelen yabancı sermayede de önemli bir değişme olmadığı sonucunu vermektedir. Bununla birlikte 1996 yılından itibaren dünyanın en güçlü ekonomik bloğu ile bütünleşen Türkiye’ye, beklenen ölçüde yabancı sermaye girişinin olmaması, Gümrük Birliği’nin bu hususta ileriye yönelik kazanımlar yaratmayacağı şeklinde değerlendirilmemelidir. Bu durum öncelikle ekonomik ve siyasi istikrarı sağlayamamış olan Türkiye’nin yabancı yatırımcıya, güvenli piyasa koşulları sunamamasından kaynaklanmaktadır.
Siyasi istikrarsızlıklara bağlı olarak ani politika değişikliklerinin yanı sıra makro ekonomik dengesizlikler, yabancı yatırımcıyı ürkütmektedir. Kronik enflasyon sorunu, yüksek faiz oranları nedeniyle Türkiye’ye getirilen yabancı sermaye değer kaybetmekte, aynı zamanda yüksek vergiler de kar oranını azaltmaktadır. Bu ortamda yabancı yatırımcı uzun vadeli iş planı yapamamaktadır.
Bunlara ek olarak ihale iptallerinin gerçekleşmesi, devlet ihale kanunun şeffaf olmayışı ve Türk yargı sistemindeki aksaklıkların yanı sıra mevzuatın karmaşıklığı ile sürekli değişimi de yabancı yatırımcının Türkiye’ye ilişkin kuşkulu yaklaşımını beslemektedir.
Avrupa Birliği firmaları için doymamış piyasaya ve ucuz işgücüne sahip bir ülke özelliği halen geçerli olmakla birlikte, diğer aday ülkelerle kıyaslandığında Türkiye’de işgücü maliyetinin yüksek olduğu ortaya çıkmaktadır.
Enerji maliyetlerinin, özellikle sanayi sektöründe kullanılan elektrik fiyatlarının yüksek olması da Türkiye’nin, üretim maliyetleri açısından avantajlı bir durumda olmadığını göstermektedir. Öte yandan AB’ye aday Merkez ve Doğu Avrupa Ülkeleri ile karşılaştırıldığında Türkiye’deki yatırım teşviklerinin yetersiz kalması ve varolan teşviklerin fiilen uygulanmasında sorunlarla karşılaşılması da söz konusu ülkelerle yabancı yatırımı çekmek hususunda rekabet edebilirliğini olumsuz etkilemektedir.
Türkiye’nin yabancı sermayenin girişine ilişkin mevzuatı incelendiğinde seksenli yıllardan itibaren gerçekleştirilen düzenlemelerle oldukça liberal bir yapı kazandığı belirlenmektedir. Ayrıca varolan esnek mevzuat Gümrük Birliği kapsamında bazı düzenlemelerle güçlendirilmiştir. 2000 yılı başı itibariyle yürürlüğe giren 4458 sayılı Gümrük Kanunu’nun bilgi edinmeye ilişkin hükmü, yabancı yatırımcının gümrük idarelerinden ücretsiz olarak gümrük mevzuatına ilişkin bilgiler, istatistiki veriler, menşe ve tarife bilgileri alabilmesini mümkün kılmaktadır. Söz konusu hüküm, yabancı yatırımcının müracaatı halinde, yatırım öncesi piyasa bilgilerine erişerek sağlıklı bir fizibilite çalışması gerçekleştirebilmesini sağlayacak, altı yıl süreyle gümrük idaresini bağlayan “bağlayıcı tarife bilgisi” ile üç yıl süreli “bağlayıcı menşe bilgisi” verilmesi hususundadır. Son iki yılda gerçekleştirilen bu düzenlemelerin etkisini önümüzdeki dönemde değerlendirmek gerekmektedir. Son olarak uluslararası ticari anlaşmazlıkların bağımsız bir hakem veya hakemler kurulu tarafından çözümlenmesine ilişkin 1999 yılında kabul edilen ve 2001 yılı Haziran ayında gerekli değişikliklerle yürürlüğe koyulan Uluslararası Tahkim Yasası, Türkiye’de yabancı sermaye için daha güvenli bir ortam yaratması açısından son derece önemlidir.
Ancak Türkiye’nin bu gelişmelerle birlikte yabancı sermaye girişini artırmak için kapsamlı bir strateji belirlemesi gerekmektedir. Bu çerçevede siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanması, Türk yargı sisteminin etkinleştirilmesi ve yabancı sermaye teşviklerinin bir devlet politikası olarak benimsenmesi temel öncelikler olarak görülmektedir. Vergi mevzuatı başta olmak üzere yasaların adil, anlaşılması ve uygulaması kolay hale getirilmesi, vergi ve teşvik sisteminin yabancı yatırımcı açısından haksız rekabet yaratmayacak şekilde düzenlenmesi de diğer önemli hususlardır. Tüm bunların yanı sıra Türkiye’nin yatırım çekmek için AB adayı diğer ülkelere kıyasla coğrafi konumundan doğan ayrıcalıkları üzerine yoğunlaşması ve transit ticareti kolaylaştıracak lojistik hizmetleri geliştirmek yönünde strateji belirlemesi rekabet gücünü artıracaktır. Ayrıca Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik perspektifini uluslararası pazarlarda iyi anlatabilmesi de yabancı firmaların Türk piyasasına olan güven sorununu aşmasında ve özellikle üçüncü ülkelerin Türkiye’ye yatırım yapma konusundaki vizyonlarını genişletmesi yönünde etkili olacaktır. Türkiye’nin pek çok alanda olduğu gibi yabancı sermaye girişine yönelik olarak bir diğer sorunu da tanıtımdır. Bu yönde mevcut koşulların iyileştirilmesi için çalışmalara hız verilirken, yabancı yatırımcılar için Türkiye’deki yatırım ortamına ilişkin varolan olumlu özelliklerin de vurgulanarak, kapsamlı tanıtım çalışmalarının gerçekleştirilmesi Türkiye’ye ilişkin bazı önyargıların aşılmasında etkili olacaktır.
4. Gümrük Birliği ve İstihdam
Gümrük Birliği’ne yönelik mevcut eleştirilerin yoğunlaştığı bir diğer önemli alan istihdamdır. Gümrük Birliği’nin Türkiye’nin istihdam sorununu daha ciddi bir noktaya getireceği, rekabet gücü düşük sektörlerde ve özellikle KOBİ’lerde pazar ve üretim kaybına, nihai aşamada ise işsizliğe yol açacağı yönündeki eleştirilerde, bazı önemli değerlendirmeler göz ardı edilmektedir. Öncelikle Türkiye’deki işsizlik oranına yönelik sağlıklı verilere ulaşılamazken, mevcut veriler dahilinde işsizliğin hangi oranda Gümrük Birliği’ne bağlı olduğunu tayin etmek güçtür. Bu çerçevede Gümrük Birliği’nin istihdama etkileri yönünde yapılan değerlendirmeler varsayımdan öteye geçmemektedir.
Gümrük Birliği belirtildiği gibi tam rekabet koşulları çerçevesinde, işleyen bir serbest piyasa ekonomisinde belirlenen standartlara uygun, kaliteli üretime yönelik bir yapılanma sunmaktadır. Bu çerçevede istihdam kaybının olduğu sektörlerde öngörülen kalite düzeyinde üretimin gerçekleşmediği ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte Gümrük Birliği sonrası Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden gerçekleştirdiği ithalatın yatırım ve ara malları lehine olan dağılımının, orta vadede sanayinin yapısında üretim kalitesini artırıcı etki yapacağı yukarıda ortaya koyulmuştur. Sanayinin rekabet gücünü olumlu yönde etkileyecek olan bu değişim istihdam edilen işgücü oranında da rol oynayacaktır. Bu çerçevede Gümrük Birliği sonrası, rekabet gücü artan ve ihracat imkanı yakalayan sektörlerde oluşacak istihdam ihtiyacı, diğer sektörlerde oluşan istihdam kaybının dengelenmesine yardımcı olacaktır.
Bilindiği gibi Gümrük Birliği’nin yabancı yatırımlar üzerindeki olumlu etkileri halihazırda beklenen düzeyde değildir. Bu durumun temel sebeplerinden biri, Türkiye’deki ekonomik ve siyasi istikrarsızlıkların iç ve dış yatırımları özendirici bir iklimin oluşmasını engellemesidir. İstikrarın sağlanması halinde yeni yabancı sermaye mevzuatı, etkin teşvikler ve AB ile büyük ölçüde uyumlaştırılmış rekabet mevzuatı, yabancı sermaye girişine uygun zemin oluşturacaktır. Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin muhtemel etkilerinden birisi de, istihdamın artışı olacaktır.
Gümrük Birliği çerçevesinde Türkiye ile yürüttüğü ticari işbirliğinin, Avrupa Birliği’ne sunduğu en önemli avantajın Türkiye’deki büyük ve dinamik pazarın yanı sıra AB sermaye yatırımlarına ucuz istihdam olanağı yaratması olarak görülmektedir. Ancak Gümrük Birliği’nin tamamlanmasını takiben, Avrupa Birliği, sendikacılık hareketlerinin baskısı ve Avrupa Sosyal Şartı çerçevesinde ucuz işgücünün sosyal damping ile haksız rekabete yol açmasından duyduğu endişe ile Türkiye’deki çalışma normları ve sendikal özgürlükler konuları üzerinde önemle durmuştur. Öte yandan Birliğe aday MDAÜ’ler ile karşılaştırıldığında yeni süreçte Türkiye’nin ucuz işgücü sunan bir aday ülke olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Son dönemde Türk yatırımcıların da yatırım ve işletme maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle komşu ülkelere ve hatta Uzak Doğuya yönelmeleri bu saptamayı doğrulamaktadır.
Bu çerçevede Gümrük Birliği’nin Türk istihdam piyasasında ucuz işgücüne bağlı olarak işsizlik sorununa çözüm getirebileceği düşüncesi içinde bulunulan koşullarda gerçeği yansıtmamakta, buna karşılık Gümrük Birliği’nin nitelikli işgücünü teşvik edici bir etkisi olacağı ortaya çıkmaktadır. Nitelikli işgücü bu aşamada Türkiye’nin Avrupa Birliği karşısında rekabet kapasitesini yükseltebilmesinin ön koşullarından biri olarak görülmektedir. Uzun yıllar emek yoğun teknolojileri tercih eden Türkiye’nin ileri teknolojilerle üretim yapan AB şirketleri karşısında rekabet gücünü koruyabilmesi, işgücünü yüksek teknolojiyi kullanabilir düzeye getirmesine bağlıdır. Bu da öncelikle Türkiye’de iş öncesi mesleki eğitim sisteminin geliştirilmesi ve yaşam boyu eğitim anlayışının yerleştirilebilmesini gerektirmektedir..
5. Gümrük Birliği ile Kaydedilen Yasal ve Kurumsal Değişiklikler
5.1. Gümrük Vergileri ve Kotalarının Kaldırılması ve AB Gümrük Kodu’na Uyum
1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı’nda taraflar, 1996 yılında Gümrük Birliği’nin tamamlanmasıyla sanayi ürünleri ve işlenmiş tarım ürünlerinde gümrüklerin sıfırlanmasını, tarım ürünlerinde serbest dolaşımın ise Türkiye’nin Topluluğun Ortak Tarım Politikası’na uyum sağlanmasından sonra gerçekleşmesini hükme bağlamışlardır. Bu doğrultuda Türkiye, 1 Ocak 1996 tarihi itibariyle öncelikle AB’den ithal ettiği sanayi ürünlerine uyguladığı mevcut tüm gümrük vergileri ve eş etkili tedbirleri kaldırmış, miktar kısıtlaması uygulamasına son vermiş, ayrıca üçüncü ülkelere karşı Birliğin Ortak Gümrük Tarifesi’ni uygulamaya başlamıştır. Aynı tarih itibariyle 1/95 sayılı OKK’nın Ek I’inde listelenen işlenmiş tarım ürünlerinin sanayi ve tarım payları ayrı ayrı hesaplanarak, bir kısım işlenmiş tarım ürününün sanayi payı hemen sıfırlanmış, kalan ürünlerde ise sanayi paylarının aşamalı olarak sıfırlanması kararına varılmıştır. Hassas ürünlere ilişkin indirimler ise 2/95 sayılı OKK çerçevesinde devam etmektedir.
Gümrük Birliği’nin Türkiye ekonomisine etkilerine ilişkin değerlendirmelerde, ilk aşamada gümrük vergileri ve kotaların kaldırılmasının yaratacağı kamu gelir kaybı üzerinde durulmaktadır. Ancak 1994 yılındaki gümrük gelirleri GSMH’nin %2,31’i iken, 1997’de %2,61’i olması söz konusu endişelerin gerçekleşmediğini ortaya koymaktadır. Bunun yanı sıra, Gümrük Müsteşarlığı yetkilileri tarafından 2000 yılında dış ticaret vergilerinin bir önceki yıla göre %134 oranında artış gösterdiği ifade edilmektedir . Söz konusu veriler Gümrük Birliği’nin beklenenin aksine bir kamu gelir kaybına değil, düşük oranda olmakla birlikte gelir artışına yol açtığı sonucunu vermektedir.
Gümrük gelirlerindeki artışın temel sebebi, Türkiye’nin Gümrük Birliği’nden kaynaklanan yükümlülükleri doğrultusunda gümrük idarelerine yönelik yeniden yapılanma ve modernleşme çalışmalarıdır. Dış ticaret işlemlerinde kullanılan belgelerin basitleştirilmesi ve tek idari belge olarak Gümrük beyannamesinin kullanımına geçilmesi, bürokratik işlemlerin azalmasında etken olmuştur. 1993’de başlatılan Gümrük modernizasyonu ve otomasyonuna yönelik pilot uygulamalar ise, bürokratik işlemlerin yanı sıra gümrük personeli ile gümrükleme giderlerinin de düşmesine neden olmuştur. Proje ile gümrük teşkilatının yeniden düzenlenmesi ve vergi tahsilatının etkinliğinin artırılmasıyla daha etkili bir gümrük kontrolü sağlamaya yönelik bilgisayar sisteminin geliştirilmesi ve uygulanması hedeflenmektedir. Gümrük Teşkilat Kanunu’nda da bazı değişiklikleri gerektiren söz konusu çalışmaların tamamlanması ile 2001 yılı sonu itibariyle Türkiye’deki tüm gümrük işlemlerinin %95’i elektronik ortamda yürütülür hale gelecektir. Ayrıca 2001 yılı itibariyle 284 olan gümrük idaresi sayısının 133’e indirilmiş olmasının da önümüzdeki dönemde gümrük masraflarının azaltılmasında rol oynaması beklenmektir.
Gümrük Birliği ile sanayi mallarının serbest dolaşımı çerçevesinde gümrük vergilerinin sıfırlanması, miktar kısıtlamalarının kaldırılması yükümlülüğünü yerine getiren Türkiye, aynı zamanda DTÖ üyeliğinden doğan mevcut gümrük vergilerinin üçte bir oranında indirilmesi yükümlülüğünü de kısmen karşılamıştır. Öte yandan, Gümrük idarelerinin modernleştirilmesine yönelik çalışmalar, büyüyen dış ticaret hacminin gerektirdiği kontrol işlemlerinin de daha etkin yerine getirilmesi ve gümrük idarelerinin yasa dışı işlemleri tespit ederek engellemesinde belirgin bir iyileşme yaratmıştır. Gümrük vergileri ile ilgili düzenlemelerin yanı sıra, Topluluğun gümrük konusundaki kanun yönetmelik ve idari tasarruflarına uyum sağlanmasını hükme bağlayan Ortaklık Konseyi Kararı ile Türkiye, Birliğin Gümrük Kodunu oluşturan 2913/92 ve 2454/93 sayılı iki tüzüğünü kendi mevzuatına aktarmayı üstlenmiştir. Dört yıllık bir gecikme sonucunda 5 Şubat 2000 tarihi itibariyle yürürlüğe giren 4458 sayılı Gümrük Kanunu ile Türkiye bu yükümlülüğünü yerine getirmiş, malların menşei, gümrük değeri, Gümrük Birliği alanına giriş ve çıkışlar, gümrük işlemlerine ilişkin Topluluk Gümrük Koduna uyum sağlanmıştır. Kanun çıkıncaya kadar geçen sürede gümrük işlemlerinin aksamaması için varolan ticaret rejimine getirilen değişiklikler ve de facto uygulamalarla Gümrük Birliği yürütülebilmiştir.
5.2. Serbest Ticaret Anlaşmaları
1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı’nın 16. maddesinde belirtildiği gibi 2001 yılına kadar Topluluğun tercihli ticaret rejimine uyum çerçevesinde Türkiye’nin, AB’nin serbest ticaret anlaşmaları (STA) imzaladığı üçüncü ülkelerle Serbest Ticaret Anlaşmaları müzakere etmesi gerekmektedir.
Türkiye halihazırda EFTA; İsrail, Makedonya ve 10 MDAÜ ile Serbest Ticaret Anlaşmalarını yürürlüğe koymuştur. Ayrıca Fas, Tunus, Mısır, Filistin, Hırvatistan, Güney Afrika, Faroe Adaları ile müzakerelere başlamış, Malta ve Ürdün ile de müzakere hazırlıklarını yürütmektedir.
1980 yılından itibaren ithal ikameci sistemin yerine ihracata dayalı büyüme politikası izleyerek yeni pazarlar bulma ve ihracatını ürün bazında çeşitlendirme hedefini güden Türkiye için serbest ticaret anlaşmaları önemli ticari açılımlar yaratmaktadır. Yürütülen müzakerelerin tamamlanması halinde Türkiye, yaklaşık 40 ülke ve 800 milyona yakın nüfusla dünyanın en büyük serbest ticaret alanı içerisinde avantajlı koşullarda ticaret yapma imkanına sahip olacaktır.
Ölçek ekonomilerinin oluşmasında STA’lar, maliyetlerin minimize edilmesi ve pazarın büyümesi yönünde önemli avantajlar sunmaktadır. Serbest ticaret anlaşması imzalanmış üçüncü ülkelerden daha uygun koşullarda hammadde ve yarı mamul temin edebilecek olan Türk sanayicisi üretim maliyetlerini düşük tutabilecek, dünya piyasalarında rekabet gücünü artıracaktır. Özellikle MDAÜ’lerle gerçekleştirdiği serbest ticaret anlaşmaları, Türk Cumhuriyetleri ve Rusya ile olan ticareti de etkileyecek, söz konusu ülkelerle yakın işbirliği içerisinde olan MDAÜ’lerle, ortak yatırımlar gerçekleştirmek mümkün olacaktır. Ayrıca Türkiye’nin imzalamış olduğu ve müzakerelerini sürdürdüğü serbest ticaret anlaşmaları ile elde etmiş olduğu müzakere pratiği de bir diğer önemli husustur.
Birliğin tercihli ticaret rejimi çerçevesinde Serbest Ticaret anlaşmalarının yanı sıra Türkiye, MDAÜ ve EFTA ülkeleri ile arasındaki ortak menşe kuralları ve tarifeleri belirleyen Pan Avrupa Menşe Kümülasyonu Sistemine 1997 yılında dahil olmuştur. Söz konusu ülkeler arasında serbest ticaret anlaşmaları ile oluşturulan ayrıcalıklı koşulları tamamlayan sistem, Türkiye’nin bu ülkelerle ticaretini geliştirecektir.
Türkiye’nin Tercihli ticaret rejimi çerçevesinde uyum göstermesi gereken bir diğer yapı ise Genelleştirilmiş Tercihler Sistemidir. AB’nin 170 gelişme yolundaki ülkeye sanayi mallarında tek taraflı tavizler tanıdığı Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi’ne uyum çalışmaları kapsamında Türkiye, 2500 üründe söz konusu sistemi tamamen üstlenmeye karar vermiş olduğunu ve bu uygulamanın 2002 yılı ithalat rejimi ile gerçekleştirileceğini son GBOK toplantısında ortaya koymuştur. Bu uygulama ile söz konusu ülkelere bazı ürünlerde gümrük vergileri sıfırlanacak, bazı ürünlerde ise indirimli tavizler tanınacaktır.
Türkiye’nin bölgesel işbirlikleri çerçevesinde taraf olduğu Ticaret ve Kalkınma Teşkilatı ülkeleri (EKİT) ile Karadeniz Ticaret ve Kalkınma Teşkilatı ülkeleri(KEİ) de AB’nin Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi dahilinde tarife tavizi tanıdığı ülkelerdir. Ayrıca EKİT’e taraf olmasından doğan hak ve yükümlülükleri 1/95 sayılı OKK’nin 16. maddesine dayanılarak saklı tutulmaktadır.
Serbest Ticaret Anlaşmaları ile ihraç ürünleri ve pazarlarını çeşitlendirecek olan Türkiye, halihazırda serbest ticaret anlaşması müzakerelerini sürdürdüğü bazı ülkelerle anlaşma koşulları hususunda sorun yaşamaktadır. Türkiye, söz konusu ülkelerin AB ile gerçekleştirdikleri anlaşma koşullarında, anlaşma imzalamak istemekte ancak bu konuda uzlaşmaya varılamamaktadır.
Haziran 2001 tarihinde gerçekleştirilen Gümrük Birliği Ortaklık Komitesi (GBOK) toplantısında Türk tarafı, serbest ticaret anlaşmalarının tamamlanmasına ilişkin sürecin üçüncü ülkelerin irade ve hazırlık eksikliklerinden kaynaklandığını belirtmiş, AB’nin söz konusu ülke pazarlarında rakipsiz olarak ticaret yapmasına sebep olan bu durumun çözümlenmesine yönelik Birliğin destek ve baskısının gerekli olduğunu bildirmiştir. Ayrıca Topluluğun sürdürdüğü serbest ticaret anlaşması taslak metinlerine, ilgili üçüncü ülkenin Türkiye ile müzakerelere başlaması yönünde bir hüküm koyulmasının faydalı olacağını belirtmiştir. Kasım 2001’de gerçekleşen son GBOK toplantısında ise Türk tarafı AB’nin tercihli rejimine uyum sağlanması yönündeki çalışmaların sürdürüldüğü ancak sürekli gelişme gösteren bir alan olması nedeniyle Türkiye tarafından bir takvim verilmesinin mümkün olmadığını belirtmiş; Birliğin üçüncü ülkelere yönelik ticaret politikası kapsamında Türkiye’nin uygun bir sistem çerçevesinde karar mekanizmalarında yer alabilmesinin, görüş ve önerilerini dile getirebilmesinin önemini yinelemiştir. 26 Haziran 2001 tarihinde gerçekleştirilen 40. Ortaklık Konseyi Toplantısında ise Türk tarafı, Türkiye’nin STA müzakerelerinde Komisyon’un bir temsilcisinin bulunması yönündeki taleplerini iletmiştir.
Türkiye, serbest ticaret anlaşmaları ile önemli avantajlar elde etmekle birlikte, söz konusu ülkelerin Türkiye ile yürütecekleri ticarette AB’nin tanımış olduğu tavizleri tanıma yükümlülüğünü üstlenmektedir. Bunun yanı sıra üçüncü ülkelerle ancak Gümrük Birliği ile belirlenmiş ortak gümrük tarifesi dahilinde ticari işbirlikleri gerçekleştirebilmektedir. Belirtilen yönleri ile Gümrük Birliği’nin Türk dış ticaretine kısıtlamalar getirdiği, Türk dış ticaret politikasının AB politikası çerçevesinde şekillendirildiği yönünde eleştiriler dile getirilmektedir. Türkiye’nin Gümrük Birliği sonrasında sadece Avrupa Birliği’nin tercihli ticaret anlaşması imzaladığı ülkelerle anlaşma imzalayabileceği, bu sebeple özellikle komşuları olan İran, Suriye, Türk Cumhuriyetleri ile Birliğin ortak gümrük tarifeleri dışında bir gümrük tarifesi uygulayarak ticaret yapamayacağı belirtilmektedir. Öncelikle Ticaret ve Kalkınma Teşkilatı (EİT) ülkelerinin Suriye dışında sözü edilen ülkeleri büyük ölçüde kapsadığı ve bu teşkilattan doğan yükümlülüklerinin OKK’nin 16. maddesi çerçevesinde saklı tutulduğunu vurgulamak gerekmektedir. Öte yandan, söz konusu ülkelerle Gümrük Birliği öncesi ticaretin de sınırlı olduğu unutulmamalıdır. Belirli bir dış ticaret rejimi bulunmayan ve pek çoğu henüz DTÖ üyesi olmayan bu ülkeler ile yürütülecek ticaret, riskleri de beraberinde getirecektir. Buna karşılık Avrupa Birliği’nin ihracata dönük büyüme stratejisi çerçevesinde gerçekleştirdiği serbest ticaret anlaşmaları GATT’ın 24. maddesi kapsamında uluslararası ticarete getirdiği koşullarla örtüşen yapılardır. Ayrıca halihazırda Avrupa Birliği’nin serbest ticaret anlaşması imzalamış olduğu ülkelerin ticari yapıları değerlendirildiğinde MDAÜ ve Akdeniz ülkelerinin büyüyen, dinamik piyasalara sahip olduğu, EFTA ülkelerinin ise istikrarlı, gelişmiş ülkelerden oluştuğu saptanmaktadır.
Öte yandan ekonomik ve siyasi bir yapılanma olan Avrupa Birliği ile entegrasyonun önemli bir aşamasını teşkil eden Gümrük Birliği sadece dış ticaret ortaklığı yaratan koşullar bütünü olarak değerlendirilmemeli ve Türkiye’nin Gümrük Birliği’nden kazanımları entegrasyonun ekonomik ve siyasi boyutları çerçevesinde ele alınmalıdır. Gümrük Birliği taraf olunan bir entegrasyon modelinin yükümlülüğüdür ve gerçekleştirilmesi Avrupa Birliği’ne tam üye olmanın koşullarındandır. Türkiye’nin içinde yer alabileceği diğer uluslararası ticaret ortaklıkları AB ile entegrasyon hedefi ile örtüştüğü ölçüde Türkiye’ye yarar sağlayacaktır.
5.3. Ticarette Teknik Engellerin Kaldırılması
1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı, taraflar arasındaki ticaretin Gümrük Birliği çerçevesinde geliştirilebilmesi ve malların serbest dolaşımının tam olarak sağlanabilmesi için Türkiye’nin ticarette teknik engellerin kaldırılmasına ilişkin AB mevzuatını Türk mevzuatına aktarmasını hükme bağlamıştır. Son derece kapsamlı olan bu alanda uyum sağlanması gereken mevzuat listesi 2/97 sayılı OKK kararı ile belirlenmiş ve Türkiye’nin 31 Aralık 2000 tarihine kadar standardizasyon, ölçüm, kalibrasyon, kalite, akreditasyon, test ve belgelendirme alanlarındaki mevzuatını Topluluk mevzuatına uyumlaştırması gerektiği belirtilmiştir.
Türkiye, teknik mevzuat uyumuna ilişkin olarak yürüttüğü çalışmalarda önemli aşamalar kaydetmiştir. Öncelikle 1997 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile Avrupa Birliği’nin yeni yaklaşım direktifleri çerçevesindeki 32 ürün grubuna ilişkin uyumlaştırma çalışmalarını yürütecek kamu kuruluşlarını tespit etmiştir. Söz konusu ürün gruplarına yönelik AB standartlarına uyumla yükümlü olan kurum Türk Standartları Enstitüsü’dür (TSE). TSE, 1993 yılından beri yürüttüğü çalışmalar neticesinde yaklaşık olarak “%80 oranında AB standardını Türk standardı haline getirmiştir”. Avrupa Standart Teşkilatı CEN ve CENELEC’e de bağlı üye olan TSE, Gümrük Birliği sonrasında yeniden yapılandırılmış ve bünyesinde kalibrasyon, deney, belgelendirme merkezleri oluşturulmuştur. TSE, yeni yapılanması çerçevesinde ayrıca kalite bilincinin yaygınlaştırılması yönünde eğitim çalışmaları da yürütmeye başlamıştır.
Standardizasyon işlemlerinin AB ile uyumlu hale getirilmesi çalışmaları kapsamında Türk Akreditasyon Kurumu da Kasım 1999 itibariyle oluşturulmuştur. Ürünlerin kalite kontrol sistemleri ve personelin belgelendirilmesi için tüzel ve gerçek kişilerin akreditasyonu ile test ve kalibrasyon kuruluşlarının akreditasyonunu sağlayacak olan kurum 2001 yılı Ağustos ayından itibaren işlerlik kazanmış ve başvurulara cevap vermeye başlamıştır.
Uyumlaştırma süreci devam eden teknik mevzuatın etkin bir şekilde uygulanabilmesi için gerekli hukuki altyapının oluşturulmasına yönelik “Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına dair Çerçeve Kanun” 11 Temmuz 2001 tarihinde yayınlanmış ve 11 Ocak 2002’de yürürlüğe girmiştir. Çerçeve Kanun’un uygulama, usul ve esaslarını belirleyen beş yönetmelikten “CE" Uygunluk İşaretinin Ürüne İliştirilmesine ve Kullanılmasına Dair Yönetmelik, Ürünlerin Piyasa Gözetimi ve Denetimine Dair Yönetmelik ve Uygunluk Değerlendirme Kuruluşları ile Onaylanmış Kuruluşlara dair Yönetmelik 17. Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Diğer yönetmeliklerin 2002 yılı ikinci yarısında onaylanması beklenmektedir. 29 Kasım 2001 tarihinde gerçekleştirilen GBOK toplantısında teknik altyapının oluşturulmasının önemi dolayısıyla piyasa gözetimi ve uygunluk değerlendirme kuruluşlarına ilişkin yönetmeliklerin öncelik taşıdığı, bu yönetmelikler hakkında üretici ve tüketicilerin bilinçlendirilmesi ve yönetmeliklerin uygulamaya koyulması için 2 yıllık bir geçiş süresine ihtiyaç duyulduğu belirtilmiştir. Söz konusu kanun ve yönetmeliklerin yürürlüğe girmesini takiben ilgili kurumlar kendi sorumluluklarında bulunan alanlarda yasal düzenlemeleri yürürlüğe koyabilecek ve uygulamaya geçilebilmesi için gerekli önlemleri alabilecektir.
Türkiye’nin sürekli değişen AB teknik mevzuatına uyum çalışmaları Gümrük Birliği ile oluşturulan Ortak Danışma Mekanizması’nın işlerlik kazanamaması nedeniyle AB’den bir teknik yardım almaksızın tek taraflı olarak yürütülmektedir. Bu alandaki TAIEX desteği ise ancak 2001 yılında işlemeye başlamış, bu sebeple çalışmalar 2/97 sayılı kararda hükme bağlandığı gibi 2000 yılı sonuna kadar tamamlanamamış, Katılım Ortaklığı Belgesi’nde de Türkiye’nin bu alandaki uyum çalışmalarının kısa vadede (2001 sonuna kadar) tamamlanması öngörülmüştür.
29 Kasım 2001 tarihli son GBOK toplantısında Türk tarafı 2/97 sayılı OKK çerçevesinde mevcut durumu ortaya koyan güncelleştirilmiş listeyi Komisyon yetkililerine sunmuştur. 2002 yılı başı itibariyle yürürlüğe giren Çerçeve Kanun ile yeni yaklaşım direktifleri de dahil olmak üzere teknik mevzuat uyumu çalışmalarının hız kazanması beklenmektedir.
AB teknik mevzuatına uyum hususu Ulusal Program çerçevesinde kapsamlı bir şekilde ele alınmış, uyum sağlanması gereken mevzuat listesi genişletilmiştir. Gümrük Birliği’nden doğan ancak Türkiye’nin adaylık sürecinde edindiği yükümlülükleri kapsamında yer alan teknik mevzuat uyum çalışmaları Avrupa Birliği ile tam entegrasyonun bir gereği olduğu gibi Türkiye’nin Dünya Ticaret Örgütü üyeliği çerçevesinde taraf olduğu Ticarette Teknik Engeller Anlaşması’ndan kaynaklanan yükümlülükleriyle de örtüşmektedir.
Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki malların serbest dolaşımının koşullarından biri olan teknik mevzuat uyumu ve standardizasyon öncelikle sanayinin üretimini belirli kalite hedefleri dahilinde planlamasını sağlayacaktır. Üretimin bir plan ve program dahilinde yapılması ile verimliliğin artması mümkün olacaktır. Üretimde kalite artışı ile Avrupa normlarına yaklaşılması, ürünlerin gerek iç gerek dış pazarda rekabet gücünün yükselmesi anlamına gelmektedir. Türkiye’de sanayinin standartlara uygun üretim yapmak için modern bir altyapı kurmasını gerektiren bu değişim, ülkenin dünya pazarlarındaki prestijini de artıracaktır.
Teknik mevzuat insan, hayvan ve bitki sağlığı ile güvenliğinin korunması hususu gözetilerek belirlenen önlemler bütünüdür. Bu çerçevede söz konusu ürünlerin ticarete konu olmasının ötesinde yaşam güvenliği ve kalitesi açısından belirli standartlara uygun üretilmesi çağın gereğidir. Tüketicinin korunması kavramının yerleşmesinde ve kurumlaşmasında standartlara uyum çok önemli bir işlevi yerine getirmiştir. Özünde insan olan bir üretim anlayışını benimseyecek sanayici profilinin oluşması global anlamda çok önemli zihniyet değişikliklerine de zemin hazırlayacaktır. Kaydedilen gelişmeler Gümrük Birliği sonrası artan ithalat lehine dış ticaret açığının aşılmasında rol oynayacaktır.
Son olarak teknik engellerin kaldırılması kapsamında CE işareti uygunluk belgesi vermeye yetkin kuruluşlara duyulacak talep hizmet sektöründe yeni bir yatırım alanı yaratacaktır. Bu alanda faaliyet gösteren kuruluşlar Türk sanayiine olduğu kadar, üçüncü ülkelere de hizmet sunma imkanı yakalayabilecek ve sektörde bir canlılık oluşacaktır.
1/95 sayılı OKK’da teknik mevzuata uyumun yanı sıra, tüketicinin korunmasına ilişkin uyum çalışmalarına da yer verilmiştir. Türkiye, tüketicinin korunması kanununu 1995 yılında çıkarmış, AB’nin bu alandaki mevzuatına büyük ölçüde uyum sağlamıştır. Halihazırda İstanbul, Ankara ve İzmir’de tüketici mahkemeleri de hizmete geçmiş, bu yöndeki kurumsal ve yasal yapı oluşturulmuştur. 11 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren Çerçeve Kanunu, tüketicinin korunmasına ilişkin yapının etkinliğini artıracaktır.
5.4. Fikri ve Sınai Mülkiyet Hakları
Gümrük Birliği’ne konu olan malların tabi olduğu fikri ve sınai haklara ilişkin mevzuatın Avrupa Topluluğu ile Türkiye’de farklı düzeylerde bulunmasının serbest dolaşıma tarife dışı engel teşkil etmesi, Türk mevzuatının Avrupa Topluluğu mevzuatına ve bu alandaki uluslararası sözleşmelere uyumunu gündeme getirmiştir. 1/95 sayılı Konsey Kararı çerçevesinde yürütülen çalışmalar neticesinde Türkiye hem endüstriyel hem sanatsal mülkiyet hakkını kapsayan fikri ve sınai mülkiyet hakkına ilişkin mevzuatını AB mevzuatına uyumlaştırmayı büyük oranda başarmıştır. Sınai mülkiyet hakları konusunda gerekli mevzuatı, Gümrük Birliği öncesinde yürürlüğe koymuş ve yarı resmi bir organ olarak Patent Enstitüsü’nü 1994 yılında kurmuştur. 1995 yılında son derece eski kanunlara dayanan ve güncelliğini yitiren Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun kapsamı genişletilmiş ve AB mevzuatına yakınlaştırılmıştır. Ortaklık Konseyi Kararı’nda, belirtilen fikri ve sınai mülkiyet hakkına ilişkin uluslararası anlaşmaların önemli bir kısmına da taraf olunmuştur. Son olarak 3 Mart 2001 tarihinde yürürlüğe giren Fikir ve Sanat Eserleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile taraf olunan uluslararası anlaşmalara uyumlu olarak korsan yayıncılık, fikir ve sanat eser sahiplerinin manevi haklarının ihlali durumunda uygulanan cezai müeyyideler hususlarında yeni düzenlemeler getirilmiştir.
Mevzuat açısından önemli ilerlemeler kaydedilmesine rağmen Eylül 1999’da çalışmaları başlatılan Kültür Bakanlığı’na bağlı ya da bağımsız olması düşünülen fikri mülkiyet haklarına ilişkin uygulamaları takip edecek bir kurum oluşturulamamıştır. Ayrıca mevzuatta öngörülen fikri ve sınai mülkiyet haklarına yönelik ihtisas mahkemeleri de kurulmamıştır. Adalet Bakanlığı tarafından Avrupa Birliği’nden finansal destek beklenerek hazırlanan ve söz konusu mahkemelerin kurulmasını da içeren “Fikri Mülkiyet Kanunlarının Etkin Olarak Uygulanması” başlıklı proje gerçekleştirilememiştir. Mevzuata ve uygulamaya yönelik çalışmaların işlerlik kazanabilmesi, ayrıca fikri ve sınai mülkiyet haklarına ilişkin bilincin oluşmasına yönelik toplumsal eğitime önem verilmesi gerekmektedir.
Fikri ve Sınai Mülkiyet Hakları alanında gerçekleştirilecek mevzuat uyumu Gümrük Birliği’nin ötesinde AB ile tam entegrasyonun koşullarındandır. Bu konu, Katılım Ortaklığı Belgesi’nin kısa vadeli öncelikler bölümünde ele alınmakta ve 2001 yılına kadar uyum çalışmalarının tamamlanması, özellikle korsan yayınlarla mücadele edilmesi beklenmektedir. Ulusal Program’da ise 12 ihtisas mahkemesini kapsayan projenin MEDA fonlarından desteklenmesine ilişkin finansman anlaşmasının imzalandığı, işlerlik kazanması halinde 2001 yılı sonuna kadar tamamlanabileceği belirtilmiştir. Ayrıca Dünya Fikri Mülkiyet Hakları Organizasyonu, Telif Hakları, İcralar ve Fonogram Anlaşmalarına 2001 yılı içerisinde taraf olunacağı öngörülmüştür. Ulusal Program’da sınai mülkiyet haklarına ilişkin olarak 1/95 sayılı OKK’dan doğan yükümlülüğü çerçevesinde “Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahçı Haklarının Korunması” hakkındaki tasarının kanunlaşmasının hedeflendiği aynı zamanda “Entegre Devre Topografyalarının Korunması” hakkındaki kanun taslağının TBMM’ye gönderildiği açıklanmıştır.
Türkiye, Gümrük Birliği’nden doğan yükümlülüğü doğrultusunda fikri mülkiyet haklarına ilişkin, uluslararası anlaşmalara, bu çerçevede Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması’na (TRIPs) taraf olarak bu alanda kapsamlı düzenlemeler öngören Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelik çerçevesindeki yükümlülüklerini de yerine getirmiştir.
Fikri ve Sınai mülkiyet hakları konusunda önemli ihlallerin kaydedildiği Türkiye’de uluslararası normlarda bir fikri mülkiyet hakkı mevzuatının oluşturulması Türk sanatçılarının, buluş sahiplerinin, yaratıcıların, şirketlerin haklarının korunması ve desteklenmesi, böylelikle uluslararası arenada rekabet gücü elde edebilmeleri açısından önem taşımaktadır. Ayrıca hem araştırma ve geliştirmeyi özendirip teknik bilgilerin değerlendirilerek yaygınlaşmasını sağlamakta, hem de teknoloji transferine imkan vermektedir. Bu alanda yapılacak her düzenleme toplumun kültür ve sanat hayatını zenginleştirecek, teknik ve sınai atılımlarında geliştirici rol oynayacaktır.
5.5. Rekabet Mevzuatı
1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı’nda uyum öngörülen bir diğer önemli alan, Rekabet Mevzuatı’dır. Karar, sanayi mallarının serbest dolaşımı çerçevesinde gümrük tarifelerinin yanı sıra Türkiye’nin AB ürünlerinin piyasaya girişini engelleyecek ve Türk ürünleriyle rekabetini sınırlayacak ulusal uygulamaların yeniden düzenlenmesini gerekli kılmaktadır. Türkiye, tüketicinin korunmasını temel alan ve belirli kurallar çerçevesinde işleyen bir rekabet ortamının oluşturulmasına yönelik Avrupa Birliği rekabet mevzuatına uyum çalışmalarında ilerleme kaydetmiştir.
Bu alandaki iki önemli yasal düzenleme olan “Rekabetin Korunması Kanunu” 1994 yılında, “Tüketicinin Korunması Kanunu” 1995 yılında yürürlüğe girmiştir. Söz konusu kanunların uygulanmasından sorumlu Rekabet Kurumu ise 1997 yılı itibariyle işlerlik kazanmıştır.
Rekabet hukuku kapsamında yer alan, rekabeti bozacak şekilde bazı firmaların veya ürünlerin üretimini destekleyen devlet yardımlarının kaldırılması hususunda çalışmalar sürdürülmektedir. Bu alanda öncelikle tekstil ve giyim sektöründeki teşvik sistemi AB ile uyumlaştırılmış, 1995 yılında “İhracatta Devlet Yardımları” kararı yürürlüğe koyulmuş ve ihracatçılara sağlanan teşvikler kademeli olarak değiştirilerek genel muafiyetler sistemi benimsenmiştir. Halihazırda devlet yardımlarına ilişkin olarak AB mevzuatı ile Türk mevzuatı arasında farklılık yaratan temel nokta, devlet yardımlarının denetlenmesi konusunda Türk Rekabet Kurulu’nun yetkili otorite olarak tanınmamasıdır. Rekabet Kurulu sadece devlet yardımlarına ilişkin yapılan değişikliklerin rekabet kurallarına uygun olup olmaması hakkındaki fikirlerini, değişikliği yapan ilgili kurum veya bakanlığa iletebilmektedir.
|