|
Abruzzi
|
 |
« Yanıtla #1 : Mart 11, 2008, 23:05:35 ÖS » |
|
Çevre’de dış borçlar artarken, ekonomideki durgunluk da devam ediyordu. Merkez’e göre göreli olarak zaten kültür açısından geri kalmışlardı. Vasıflı işgücü sayı olarak az olan Çevre’den bir de beyin göçü yaşanması Çevre’nin Merkez’in gözünde iyice geri kalmış olarak yer etmesini sağladı. Bu duruma gelirin reel olarak yıldan yıla azalması da eklenince Çevre’nin durumu iyice vahimleşti. Merkez bu durumun üstğne Çevre’ye kültürel dışlama politikası uygulamaya başladı. Merkez’in geliştirdiği bir bilim dalı olan ‘Sosyo-biyoloji’ bu durumu Merkez lehine açıklamaya çalışan bir bilim dalı olmuştu. Bu bilime göre davranışlar ve saldırganlık genetik olarak belirlenen bir olguydu. Yani kötü toplumsal özellikler Çevre’ye atfediliyordu, iyilerse tahmin edilebileceği üzere Merkez’in davranışlarıydı. Bu bağlamda Çevre’ye karşı ekonomik olarak ayrımcılık yetmiyormuş gibi bir de kültürel ayrımcılık da yapılmaya başlandı. Zaten Merkez’in amacı Çevre’nin gelişememesi ve her türlü konuda Merkez’e bağımlı olmasıydı.
Merkez’de Bölgeselleşme, Nüfuz Bölgeleri Paylaşımı
Merkez Yeni Ekonomik Düzen’de kendi arasında bir uyum sağlamış gibi gözükmüyor. Başta ABD en büyük pazar kendisinin olsun istediği için Merkez ülkelerinin çıkarları artık iyiden iyiye çatışmaya başladı. ABD bu manada Çevre ile yetinmiyor ve AB’nin ve Japonya’nın da alanına girmeye çalışıyor. Ancak hem diğer Merkez ülkeleri hem de Çevre ABD’nin bu baskısına boyun eğmemek için ‘Bölgeselleşme’ yoluna gidiyor. En önemli örnek zaten AB. AB kendi iç dinamikleriyle bu sorunu aşmaya çalışıyor. Elinden geldiği kadarıyla ABD’nin bu yöndeki baskısını hafifletmeye çalışıyor. Bölgeselleşme yoluyla devletler daha güçlü konumlara gelebiliyorlar. Avrupa ülkelerinin kendi aralarında kurduğu birlik olan AB, bugün üye sayısını artırma yoluna gidiyor. Sebebi ise daha fazla açık pazar. ABD, Kuzey Amerika’da kurduğu birlik NAFTA ile kendi yakın çevresini sağlama aldı. Aynı şekilde Asya-Pasifik Birliği olan APEC kuruldu. Bu uğraşların hepsi bölgeselleşme yoluyla daha fazla serbest pazara ulaşabilmek. ABD, APEC üzerinde de belli bir etkiye sahip. Çünkü bu bölgede işçilik ucuz ve işgücünün beceri düzeyi yüksek. Japonya ise bu bölgedeki nüfuz alanını azaltmaya hiç de niyetli değil. Ancak büyüyen Çin karşısında ABD ile iyi geçinmekten de vazgeçemiyor. Hiç tartışmasız dolar dünyanın en büyük alanına sahip para birimi ve özelliğinden dolayı an büyük nüfuz alanına da ABD sahip. Bölgeselleşme yoluyla da ABD bu etkiyi daha fazla artırmak istiyor. Küreselleşme ve bölgeselleşme artık iç içe geçmiş durumda ve ikisi arasında pek fazla fark da kalmadı artık.
Kısım II Küreselleşme’den Ulus-Devlet’e Yansımalar
Sermaye Hareketlerinin Serbestleşmesi, ‘Finans Kapital’ Ve Mali Krizler
Sermayenin hareketlerinin serbestleşmesi tahmin edilebileceği gibi Merkez’in güdümünde olan bir olgudur. Merkez kendi ülkesinden kaynaklanan ÇUŞ’lara büyük ölçüde destek vermektedir. Bunun en büyük örneği ise sermaye hareketlerinin serbestleşmesidir. Sermayenin serbestleşmesi çok uluslu şirketlerin Çevre ülke pazarlarında kar gördükleri alanlara rahatça girebilmelerini ifade etmektedir. ÇUŞ’lar bu yolla çok büyük karlar elde etmektedirler. Çevre borsalarına rahatça girebilen ÇUŞ sermayesi yatırımlar yoluyla değilde hisse senetleri ve bonolarla büyük gelirler elde etmektedirler. Ya da ülkenin altyapı hizmetlerini gören KİT’lerin ele geçirilmesiyle yine büyük karlar elde edilmektedir. Ancak borsaya giren ve herhangi bir yatırım yapmadan kar elde eden sermayenin ülkeden, karın azalması nedeniyle kaçması Çevre ekonomilerinde çoğu zaman kolaylıkla tamir edilemeyen büyük delikler açmaktadır. Öyleki sıcak para denen bu paranın ülkeden gitmesi çoğu zaman finans kesiminde krizle sonuçlanmaktadır. Finans kesimindeki bu kriz üretim sektörüne sıçrayınca ülke tamamen kaosa ve ardından krize düşmektedir. Bu manada sıcak para çoğu zaman Çevre ülkeleri için kötü sonuçlar yaratmaktadır. Ancak Çevre ülkede yarattığı iyi havadan ve bu hava sonucu bu ‘Finans Kapital’in talebi canlandırıcı etkisinsen vazgeçememektedir. Tarihi manada bakılacak olursa Sermayenin küreselleşmesi yeni bir olay değildir. 19. yüzyılın iktisadi düşünürleri Vahşi Kapitalizm’in aynı şekilde sermayeyi küreselleştirmeye çalıştığını vurgulamışlardır. Aslında kapitalizmin iyi yönleri de, kötü yönleri de vardır. Ancak Lester Thurow’un dediği gibi Üçüncü Dünya’daki başarısızlıkları, başarılarının önüne geçmiştir. Merkez, Çevre’ye kapitalizmi çağdaş olmanın kaçınılmaz akımı diye tanıttı. Beyin yıkama faaliyetleri baş gösterdi ve Çevre’nin kapitalizmi ve dolayısıyla küreselleşmeyi benimsemesi sağlandı. Çevre ise yeni dünyadan dışlanırız korkusuyla hemen bu yeni akımları benimsedi ve neredeyse bunları vazgeçilmez unsurlar yerine getirdi. Birçok Çevre ülkesi bu alanda geri kalmayalım diye atağa kalktı. Bunlara Türkiye’de dahildi. Kapılarını Merkez ÇUŞ’larına özelleştirme yoluyla açtılar. Merkez ÇUŞ’ları ise bu fırsatı kaçırmadı ve hemen harekete geçerek çok büyük ve temel faaliyet alanları olan KİT’lere talip oldu, nitekim bu KİT’leri aldıda. Örnek olarak PTT’nin T’si. Tamamı olmasada önemli bir kısmı ÇUŞ’lara gitti. Finans pazarlarının serbestleşmesi, durgunluk döneminde artan atıl fonların dünyanın başka alanlarında en karlı alanları bulup karlılığını kat kat artıması sonucunu doğurdu. Sermayenin küreselleşmesinin ilk yolu dolaysız yatırımlardı. Sermaye kendi ülkesinde karlılığı iyice düşmüş olan eski imalat sanayini Çevre ülkelerine kaydırdı. Ancak bu sanayi Çevre’de oldukça yeniydi ve gayet iyi getiri sağlıyordu. ÇUŞ’lar teknoloji yatırımlarına büyük önem vererek önce yeni teknolojiyi kendi ülke pazarlarında satıyor, eskiyen teknolojiyle ise Çevre pazarlarına giriyordu. Böylece her şekilde karını maksimize edebiliyordu. Sermayenin küreselleşmesi sürecinde önce ABD, sonra AB ve en son Japon ÇUŞ’ları çok büyük rol oynadılar. Ancak son zamanlarda bu ÇUŞ’ların arasında rekabet iyice arttı. Bir de Merkez, kendi içinde teknoloji üreterek kendi pazarında da iş yapabildiği için artık Çevre’ye sanayiden çok hizmet sektötü alanında yatırım yapmaya başladı. Çünkü bu alanlarda kar marjı çok daha yüksekti. Bankacılık, sigortacılık gibi alanlarda bir çok Merkez şirketi bir anda büyüyüp çok uluslu şirkete dönüşüverdi. Merkez’in dolaysız yatırımları daha çok kendi içinde yer alır. Çünkü Merkez içinde risk daha azdır, insanların alım gücü daha yüksektir, altyapı ve emek daha yüksek gelişme düzeyindedir. Dünya Bankası rakamlarına göre gelişmekte olan ülkelerde dolaysız yatırımlar 110 milyar dolar civarındayken bu rakam Merkez içinde 195 milyar dolr civarında seyretmektedir. Bu da bu görüşün doğruluğunu ifade etmektedir. Merkez ülkeleri kendi ülkelerine dolaysız yatırım yapılmasını da pek istememektedir. Örnek olarak Japonya’da içeri gelen kişi başına dolar tutarı 80 iken, dışarı giden tutar 1630 dolar civarındadır. Merkez, Çevre ülkelerine kısa vadeli parasal sermaye sağlarken aslında onlarrın finans kesimi üzerinde büyük etkiye sahip oyunlar oynamaktadır. Ülkeye giren kısa vadeli sermaye talebi canlandırdığı için Çevre tarafından sevilen bir olgudur. Ancak bu kısa vadeli sermaye, kar haddinin düşeceğini sezdiğinde ülkeden kaçmaktadır ve bu da finansal piyasalarda iyiye alamet değildir. Bu fon kaçışı yüzünden borsada düşüşler yaşanmakta ve güçsüz sirketler tasfiyeye mecbur kalmakta. Bu kriz finans kesimiyle kalmamakta ve üretim kesimini de etkilemekte, böylece ülke ekonomisinde daralma ve durgunluk yaşanmakta. ÇUŞ sermayesi borsa taban fiyatlara düştüğünde tekrar ülke ekonomisine girip, bu taban fiyattan şirketleri satın almakta. Böylece parasal anlamda elde ettiği kara bir de reel karını ekleyip, het turlu durumda da karını maksimize etmekte. Bu çıkmaz Çevre’yi rahatsız etse de, Çevre’nin yapacak pek fazla da seçeneği yok. Son yıllarda gelişmekte olan ülkelere giren dış sermaye hareketlerinde, bono, tahvil ve hisse senedi olarak giren sermayenin büyük bir artışla devem ettiğini görmekteyiz. Dolaysız yatırımlar da artmakta ancak, borsa kesimine giren paranın daha büyük artış içinde olması, ÇUŞ’ların kolay para kazanma eğilimlerinin ne kadar arttığını gösteriri nitelikte. Ayrıca Çevre’de kısa vadeli borçlar artaken, döviz rezervlerinin ve bununla birlikte ödeme gücünün azalması, Çevre ülkelerinde krizlerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Merkez’deki reel faizleri kat akt aşan miktarlarda Çevre’nin faiz vermesi, ‘Faiz Arbitrajı’ sayesinde ÇUŞ’ların çok büyük miktarlarda reel kazanç elde etmesini sağlamıştır. Zaten Çevre’deki mali ve finansal piyasalar çok dar hacimli olduğu için, Merkez ÇUŞ’larının ülkeye getirdikleri birkaç milyar doların ülke ekonomilerini alt üst etmesi çok normaldir. 1990’ların, son çeyreğinde diğer krizlerden etkilenmeyen ‘Asya Kaplanları’ da krize girmiştir. Bu ülkelerin sorunu, paralarının değerlerinin dolara endeksli olmasıydı. Bunun yarattığı çarpıklıklar sonucu (cari işlemler açıkları büyürken, kısa vadeli borçları çok büyük miktarlara ulaşmıştı) bu ülkeler de kriz yaşamışlardı. Ancak bu kriz sadece Asya ile sınırlı kalmadı. Rusya, Türkiye ve Latin Amerika ülkeleri de krizi yaşamışlardı. Buralarda borsalar çökmüş, döviz fiyatları ve faizler çok artmış, faiz artışları yatırımları düşürmüştü. ÇUŞ’lar burda da boş durmadı, devalüasyondan sonra çok fazla değer kaybeden ülke paraları dolar karşısında eziliyordu. Borsada, çok fazla düşen hisse senedi fiyatları sayesinde neredeyse bedavaya bir çok şirket ÇUŞ’un eline geçti. Çevre ülkelerinde finans ve mali kesim fazla gelişmemiş olduğundan, yaratılan bir kaç spekülasyon sayesinde ÇUŞ’lar büyük karlar elde edebiliyorlardı. Kriz öncesi dönemlerde, spekülatif alımlarla borsa çok yükseltilir, bu yüksek fiyatlardan kağıtlar satılır ve ülkeden kaçılır. İşte bu Merkez ÇUŞ’larının yegane taktiği idi. Böylece büyük reel kazançlar sağlanabiliyordu.
Tekelleşmenin, Teknolojik ve Örgütleşme Değişmelerinin Sosyal Boyutu
Önceleri üretim sürecinin merkezinde bulunan emek, bugün bu işlevinden tamamen uzaklaştırıldı. Teknolojik değişmelerle otomosyon sistemleri üretildi ve emeğe yol veren bir durum ortaya çıktı. Yeni düzen sermayenin kar hadlerini yülseltmek için yola çıktığından, firma düzeyindeki değişmelerle hem işsizlik hem de çok yüksek geliri olan bir emek kesimi ortaya çıktı. Merkez ülkeleri de busürece dahildi ve buna ayak uyduramayan işgücü marjinalleşmek zorunda kalmıştı. Teknolojik değişimin temel ayağı mikro-elektronik olmuıştu. Mikro-elektronik sayesinde otomosyon sistemleri geliştirildi ve daha az emekle çalışılabilen alanlar yaratıldı. Bu daha sonra genellik kazandı ve Merkez’de olaylar bu yönde gelişti. Merkez’de de işsizlik artıyordu ve önüne geçilmesi gerekiyordu. Merkez, işsizlikten kaynaklanan bu durgunluğu emek verimini artırarak atlatmıştı. 1993’te ABD’deki GSYİH artışı tamamen bu emek verimi artışına bağlıydı. Merkez’deki bu durum diğer ülkeleri de refaha eriştirebilirdi, tabi ki Merkez bunu istemeyecekti. Böylede oldu, GATT-UR anlaşmasında ‘Entelletüel Haklar’ olarak teknolojideki Merkez tekelini iyice güçlendirdi. Bu haklarla teknolojinin 50-100 yıl arası Merkez’de kalması sağlanmıştı. Merkez’de tekelleşme emeğin yapısını iyice bozdu. Vasıfsız emek Merkez’de iş bulamaz oldu, bundan ötürü küresel çaptaki işsizlik olgusu Merkez’in içinde de vardı. Sermayenin kar haddini artırabilen işgücü astronomik fiyalarla iş başı yapıyordu. Çevre’nin ise Merkez’le en çok rekabet edebildiği alan ucuz emekti. Ancak Merkez ÇUŞ’ları kendi şirketlerinde de yeni teknolojiyi kullanmaya başladıkları için Çevre bu durumdan oldukça büyük bir zarar gördü. Çağın gerisinde kalmak istemeyen Merkez zhihnli Çevre aydını da bu olaylara destek verdi, böylece toplumsal boyutuyla da teknoloji tekelleşmesi Çevre’yi etkiliyordu. Son otuz yıl göz önüne alındığında taklitle gelişen Asya-Pasifik ülkeleri bu dönemde GSYİH’nı en çok artıran ülkeler topluluğu oldu. Öyleki artışlar Merkez’den bile daha fazlaydı. Sebebi ise açıktı. Ucuz emek olduğu için bu bölgeye giden ÇUŞ’tan işleri öğrenip taklit yoluyla bu mallara rakip olabiliyorlardı. Bu bölgede emeğin yüksek vasıflı ve düşük ücretli olması ise bir diğer etkendi. Özellikle mikro-elektronik alanında son yıllarda dünya devi, ödüle doymayan firmalar hep bu bölgeden çıkmaya başladı. Merkez ise bu durumu şimdilik seyrediyoe gözükse de öyle davramıyor. Bu ülkelerden kendi ülkesine gelecek mallara hem kota hem yüksek gümrük vergisi uygulayarak, kendi içindeki sanayiye arka çıkmaya çalışıyor. Ayrıca GATT-UR’da konulan tekelleşebilme haklarıyla başka bir ülkenin bu ülkeler gibi gelişmesine artık izin vermiyor. Teknolojik değişmenin tarih boyunca refah artışını beraberinde getirdiği tartışmasız bir gerçek. Ancak son yüzyıldaki teknolojik değişme ve gelişmeden sağlanan refah artışı hep Merkez lehine yontularak kendini gösteriyor. Merkez’in teknolojideki üstünlüğü ve bunun emeği rahatsız eden yönde gelişme göstermesi, durumun pek iyiye gitmediğini gösteriyor. Bugün dünyada büyük sermayenin sahipleri bu durumu küresel ekonomi platformlarında gözler önüne seriyorlar. Bu gidişin Merkez’in kendi kazdığı kuyuya düşmesiyle sonuçlanabileceğini her yerde vurguluyorlar. Merkez içi muhalif sesler de artık duyulmaya başlandı.
Ulus-Devlet’in Daralan Ekonomik ve Toplumsal İlişkileri: Etkiler Ve Tepkiler
Ulus-devlete ekonomideki etkinliğini daraltması yönündeki baskı Merkez’den Çevre’ye doğru yol izliyor. Merkez, Çevre’ye vereceği her kredi öncesi bir adım daha onları deregülasyona itiyor. Ayrıyetten bu deregülasyonları yerine getirmezlerse kredi alamayacaklarını IMF,DTÖ ve DB gibi kurumlarla ezici bir şekilde söylüyor. Ancak, Merkez son on yıllık dönemde Çevre’ye dayattığı politikaların tam tersini kendi ülkesinde uyguluyor. Eğitim, sağlık, savunma gibi alanlarda son on yılda en büyük yatırımlar, Clinton döneminde ABD’den geldi. Çevre’de devlet özelleştirmeler yoluyla ekonomiden adım adım çekilirken, ortaya çıkan boşluğa Merkez ÇUŞ’ları yerleşmeye başladılar. Bu da serbestleşmenin diğer boyutunu oluşturuyor zaten. Altyapı hizmetleri gibi çok mühim alanlarda ülke için dev hizmet kurumlarını ele geçiren ÇUŞ, buralardan çok büyük miktarlarda kazanç elde ediyor. Özelleştirilen hava yolları, demir yolları, telekom, kamu bankaları gibi alanlarda ürün farlılaştırmasına giden ÇUŞ’lar, içerdeki birkaç şirketinde rekabet gücünü iyice kırıyorlar. Rakipsizlik ortamında da istediklerinden fazlasını bile kazanabiliyorlar. Son yıllarda Merkez, dış borçlarını ödemekten bile aciz olan Çevre’re bir de ‘Çevreni Koru’ diye baskı yapmaya başladı. Kendi ülkelerinden gelen çevre koruma baskılarını, kimya vb. sanayini Çevre’ye kaydırmakla sessizleştirdi. Bu bağlamda Merkez’in kimyasal artıklarını Çevre ülkelerinde doğaya attıkları da bir başka gerçek. Aslında çevre koruma maliyetlerinin, ürün maliyetine girmesiyle gerçekten maliyetler bayağıbir artıyor. Ancak Merkez ÇUŞ’ları buna da pratik bir çözüm buluyorlar. Çevre korumayla ilgisi olmayan ya da çok az olan bir Çevre ülkesine gidip üretim orada yapılıyor ve böylece maliyetlere çevre koruma maliyetleri eklenmemiş oluyor. Hatta son yıllarda Merkez, kendi tarım şirketlerini korumak için yeni bir kampanya başlattı. Çevre ülkelerinin ürünleri, ambalaj olmadan Merkez pazarına giremiyor, ayrıca bu ambalajları da tüketim sonrası kendisi toplamak zorunda. Zaten tarım hariç pek fazla rekabet alanı olmaya Çevre için durumun vahimliği bir kez daha gözler önüne seriliyor. Kendi ülkesinde iş bulamayan Çevre emeği, Merkez ülkelerine gittiğinde de mikrop muamelesi görüyor. Ancak çalışabilenleri uzun yıllardan sonra belli bir refah düzeyine eriyorlar. Fakat Merkez içinde son yıllarda ortaya çıkan faşist akımlardan çok olumsuz yönde etkileniyorlar. Merkez ülkelerindeki işsizliğinde tırmandığı son on yıl içerisinde, Merkez’de çalışan Çevre işgücü toplumdan dışlanma yoluyla Merkez’den uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Merkez, uzun yıllar Çevre’ye demokrasi diye dayattı. Ancak bunun arkasındanda kendi çıkarlarını gözettiği son zamanlarda açık açık belli oldu. Demokrasi yoluyla serbestleşme Çevre’de yerleşecekti ve bundan da yine Merkez karlı çıkacaktı. Nitekim böyle oldu da. Çevre’de yaygınlaşan serbestleşme akımları sayesinde Merkez ÇUŞ’ları ve sermayesi Ulus-Devlet’in içine rahatça girebiliyordu. Bu rahatlık sayesinde Çevre piyasalarında istediği yere atını sürebilen Merkez sermayesi bu olaylardan büyük reel kazançlar sağlıyordu ve halen de sağlamakta.
Yeni Ekonomik Düzen’in Yarını
Yeni Ekonomik Düzen, Merkez aleyhine gelişmesini halen sürdükmekte ve yakın gelecekte de sürdürmeye devam edecek gibi. Merkez’in zirvesinde yer alan ABD, şimdilik rakipsizliğini sürdürüyor. Merkez içinde yükselen güneş Japonya yeni girdiği durgunluk trendini halen aşamadı. AB ise bölgeselleşmesini artırarak ABD’ye rakiplik yolundaki liderliğini perçinlemek istiyor. Rusya ise, BDT üzerinde kanlı ve politik oyunlarla egemenliğini artırmak ve sürdürmek istese de, şimdilik ABD’ye ve Merkez’e rakip olabilecek konumda değil. Belki uzak gelecekte ekonomisini toparlar ve ABD’ye rakip olabilir. Çin son zamanlarda yaptığı ataklarla isminden sıkça söz ettiren bir ülke oldu. Japon yeni alanından da yavaş yavaş çıkamaya başladı. Büyük nufusu ve Hong Kong gibi dev bir bölgesiyle Merkez’e ‘Ben de varım’ mesajı vermeye devam ediyor. Küreselleşme ve bölgeselleşmenin iç içe geçtiği son 20 yılda dengeler Merkez lehine gözüküyor. Gelişmekte olan ülkelerden Merkez’i rahatsız edcek bir durum şimdilik çıkmadı, ancak bölgesel ittifaklarla durum ileriki dönemlerde değişebilir. Görünen o ki ABD Zirve Ülkeleri arasında zirveyi kimseye kaptırmak istemiyor ve yakında da kaptıracak gibi de değil.
|