Bedava Ödev İndir > Akademik-Üniversite Kaynaklar > Ekonomi Kaynakları > İKTİSADİ SİSTEMLER
Sayfa: 1
  Yazdır  
Gönderen Konu: İKTİSADİ SİSTEMLER  (Okunma Sayısı 172 defa)
Mart 11, 2008, 23:04:44 ÖS
Abruzzi
Çalışkan öğrenci
****

Rep +4/-0
Mesaj Sayısı: 1031



Üyelik Bilgileri
« : Mart 11, 2008, 23:04:44 ÖS »




Teknoloji Devrimleri Ve Ekonomik Düzen

Günümüzde ekonomik ilişkileri teknoloji belirler oldu, bu değişime ayak uyduramayanların ise çağdışı kaldığı söyleniyor. En gelişmiş ülkeden en geri kalmış ülkeye kadar bütün dünya bu değişimi yakalamaya çalışıyor. Gerçi gelişmiş ülkeler teknolojiyi kendileri belirliyorlar. Teknoloji artık hayatın her alanına girdi ve asıl önemlisi ekonomik ilişkiler de teknolojiyle belirlenir oldu. E-ticaret ortaya çıktı ve ilişkiler ‘internet’ üzerinden işler oldu. Buna bağlı olarak olayların yapısı da değişti. Artık emek üstün vasıflı olmak zorunda; vasıfsız emek işsizler ordusu oluşturmaya başladı. Devletlerin ‘internet’ üzerinde çok fazla etkisinin olmadığı da bir gerçek. Dünyanın ‘küçük bir köy’ haline geldiğini söylemekle pek de yanlış düşünmüyor yazar.
Günümüzde Üçüncü Sanayi Devrimi olarak nitelenen bu hadisenin ekonomik boyutları var aslında. Bunlar: Serbest piyasa ekonomisi-serbest dış ticaret ve serbest sermaye hareketleri. Bu ekonomik boytuyla  teknoloji devrimi sermayenin kar haddini artırmaya yöneliyor. Bu serbestleşme atağı aslında gelişmiş ülkelerin, içerde ekonomileri durgunlaştığı için yeni piyasalar aramaya başlamasından başka bir sey değil aslında. Serbestleşmeyle diğer ülkelerin mali ve finansal alanlarına çok rahat girebiliyorlar. Kendi ülkelerinin çok uluslu şirketlerini diğer ülkeleri serbestleşme atağına dahil ederek  bu ülkelere rahatça sokabiliyorlar. Merkez ülkeleri, gelişmekte olan ülkeleri ve az gelişmiş ülkeleri serberstleşme bahanesiyle yeni ekonomik düzene dahil ediyorlar. Bu sayede kendi ülkelerinin büyük kuruluşları bu pazarlara çok rahat girebiliyor ve buralardan çok büyük rantlar elde ediyorlar. Merkez ülkeleri ayrıca  teknolojide de öncü ülkerler, başı ise ABD çekiyor. ABD araştırma-geliştirme giderlerinde dünyanın üst sıralarında yer alıyor. Yeni teknolojiyi üretip tekel gücünü daha da pekiştiriyor. Askeri harcamalarda da ABD gene en üst sıralarda yer alıyor; yani yeni ekonomik düzenin baş aktörü ABD. ABD bu rolü eski SSCB yıkıldığında daha da pekiştirdi. Dünya çift kutupluluktan tek kutupluluğa geçti. Böylece kendisine pek fazla da rakip kalmadı. Ekonomik ve askeri gücü artık ABD’yi neredeyse tamamen rakipsiz kılmakta. ABD küreselleşme sürecini de başlatan ülke oldu, küreselleşmede onu AB ve Japonya takip ediyor, ancak şimdilik ABD rakipsiz gibi. 
ABD, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler topluluğuna küreselleşmeyi serbestleşme olarak gösteriyor. İzleyeceği politikaları onlara kabul ettirebiliyor. Bunu OECD, DTÖ, IMF gibi kuruluşlar yoluyla yapıyor. Zaten Çevre’nin krizler yüzünden  ciddi şekilde borç talebi var. Bu kuruluşlar ABD’nin istediği programları dayatarak bu ülkelerin pazarlarının ÇUŞ’lara açılmasını sağlıyor. Normal olarak düşünüldüğünde her ülkenin teknolojik devrimlere, kendi imkanlarının el verdiği ölçüde katılması gerekir. Ancak dayatılan plotikalar, yaratıcısı ve pazarlayıcısı ÇUŞ’lar olan teknolojinin kullanılmasını zorlayıcı etki yapıyor. Bu yolla da ÇUŞ’lar Çevre’nin pazarlarına sokuluyor. ABD, bu işleri yaparken diğer gelişmiş ülkeleri de yanına alıyor, ve bu ülkeler kendi çıkarları elverdiği ölçüde bu plotikalara katılıyorlar.  Bunlara küreselleşmenin “Merkez”i diyor yazar. Bu süreçte edilgen olan ve politikataları etkileme şansı ya hiç olmayan ya da çok az olan ülkelere de “Çevre”.
Üçüncü Sanayi Devrimi’ni diğer sanayi devrimleriyle karşılaştırırsak, serbestleşmenin sadece bu sanayi devrimine özgü bir şey olmadığı görülür. Birinci sanayi devriminde lider ülke İngiltere idi. Buhar gücünün sanayiye uygulanması ve emek gücüne ikame olması bu devrimin özelliğiydi. İngiltere daha devrim yaşanmadan sömürgecilik faliyetleri yapıyordu. Devrimle birlikte elinde biriken üretim mallarını bu ülkelere satmaya başladı. Serbestleşme yoluyla bu ülkelere mallarını rahatça sokabiliyordu. Dahası sömürgeleştirdiği topraklardan çok rahat ve ucuza hammadde buluyordu. Bütün bu işler serbestleşme yoluyla yapılıyordu. Tıpkı üçüncü sanayi devriminde olduğu gibi. İkinci sanayi devrimi büyük bir lider ülke olmadan gelişti. Temelde içten patlamalı motorların bulunması ve haberleşmedeki devrimler bu devrimin odak noktasını oluşturuyordu. Birinci ve ikinci sanayi devrimlerine küreselleşme açısından bakarsak, küreselleşmenin çok da yeni bir şey olmadığı görülür. O zamanlarda da bir şeylerin kapağı yine serbestleşme olmuştur.
Küreselleşen dünyanın tek merkezli olmasını şöyle açıklayabiliriz: SSCB yıkılınca askeri açıdan ABD’ye rakip kalmadı, İkinci Dünya Savaşı’ndan Avrupa ülkeleri de pek sağlıklı çıkamayınca ekonomik anlamda da yine güçlü bir rakip gözükmüyordu ABD’ye. Bu arada artan sermaye birikimini kar alanı yüksek yerlerde değerlendirdi ve ekonomik olarak büyük bir güç elde etti. Son 10 yılda biraz durgunluk yaşasada yakın bir zamanda kriz beklentisi olmayan bir ekonomisi var. Ancak bazı yazarlara göre ve Gülten Kazgan’a da göre New York Borsası’da fiyatlar bir balon gibi ve batırılacak iğneyi bekliyor. Eğer böyle bir kriz yaşanırsa, bu krizin ABD’yle sınırlı kalmayacağını söylemek kahinlik olmasa gerek.




Giriş (II)
Yeni Ekonomik Düzen Ve Ulus-Devlet

   ABD’nin rakipsiz kalmasıyla yaymaya çalıştığı Yeni Ekonomik Düzen neredeyse bütün dünyaya yayıldı. Serbestleşme, ihracatla büyüme gibi oyunlarla dünyaya sunulan küreselleşme, aslında ABD’nin kendi ÇUŞ’larının karlarını artırma amacıyla hareket ediyor. Sermayelerinin kar hadlerini yükseltmeye çalışan bu şirketlere en büyük destek ABD’den geliyor. IMF, DTÖ gibi yapılanmalarla kredi ihtiyacı olan ülkelere serbestleşmesi dayatılıyor. Yalnız her alanda serbestleşmeleri bekleniyor bu ülkelerden. Özelleştirme yoluyla ÇUŞ’lar bu ülkelerin altyapı hizmetleri gibi alanlarda firma sahibi oluyorlar. Bu hizmetlerden çok büyük gelirler elde ediyorlar. Serbest sermaye hareketleri sayesinde bu ülkelerin finans piyasalarına girip rahatça at koşturabiliyorlar. Piyasadan çekilmeleri ise piyasalarda çok büyük krizlerle sonoçlanıyor. Bu şekildeki serbestleşme bahaneleriyle Ulus-Devletin yapabileceği çok fazla şey kalmıyor. Sadece ‘Jandarma Devlet’ olması gibi bir tablo çıkıyor ortaya. Zaten Merkez sermayesi bundan başka ne isteyebilir ki?
Çevre ülkelerinden deregülasyon bekleniyor ve IMF nezdindeki ekonomik paketlerde bu dayatılıyor. Oysa Merkez kendi ülkelerinde kamu harcamalarını artırıyor, yani daha regüle bir politika izliyor. Böylece Ulus-Devlet’in işlevleri özelleştirme yoluyla azaltılarak bu işleri yerine getirmesi için Merkez’in ÇUŞ’ları ikame ettiriliyor.
Ayrıca Merkez-daha doğrusu ABD- kültür ihracı yoluyla da ÇUŞ’lara yeni fırsat alanları sunuyor. Bugün herhalde dünya üzerinde Coca-Cola içilmeyen bir ülke kalmamıştır. İnternet ve haberleşme yoluyla da sırasıyla, internet paketi sağlayıcı şirketlere(örnek America Online) ve tv kanallarına(örnek MTV) yeni satış alanları yaratmaktadır.

Kısım I
Dünya Ekonomisinin Yapısı,
YED’in Doğuşu Ve Gelişimi

2000’li Yılların Başında Dünya Ekonomisinin Yapısı

Dünya ekonomisi içinde her türlü dinamiğe sahip olan bir yapıdadır. En gelişmiş ülkeden kabileye kadar büyük bir yelpaze vardır, ekonomide. 21. yüzyıl başında bu ülkelerin durumunu ekonomik, teknolojik, siyasal ve ideolojik yapı belirliyor. Bu bağlamda küreselleşme çerçevesinde ülkeler Merkez ve Çevre ülkeleri açısından iki farklı biçimde şekilleniyor. Merkezde ABD, AB ve Japonya var, ama ilerde yenileri eklenecek gibi gözüküyor. Özellikle ‘Asya Kaplanı’ olarak nitelenen ülkeler biraz daha yakınlar Merkez ülke olma konumuna. Nitekim daha çnceleri G-7 olarak toplana gelişmiş ülkeler kurumu artık G-20 olma yolunda. Yalnız Merkez’in dışındaki gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler çok dağınık durumda olduklarından Merkez’e girmeleri biraz daha vakit alacağa benziyor. Çevre ise Merkez’in aldığı kararlara uymak zorunda, çünkü IMF ve DTÖ’ye yolları çok düşmekte. Bu kurumlar ise Merkez güdümünde olduğu için Merkez’in dediğini yapmak zorunda kalıyorlar.
ABD’nin Merkez içindeki üstünlüğü, Çevre’deki politikaların ABD eliyle ortaya çıkttığını gösteriyor. ABD gerek ekonomik, gerekse askeri güç bakımından şu anda Merkez’in zirvesinde olduğundan, Merkez kararlarının da belirleyicisi gene ABD oluyor. NATO, UNITAD, DTÖ, UNESCO gibi kuruluşların başkanlarını ABD’nin vatandaşlarının olması bunun açık göstergesi olsa gerek. ABD ekonomik ve askeri alandaki bu üstünlüğünü kültür alanında da pekiştirmek istiyor. Bugun tüm dünyada gösterime giren filmlerin %70’i Hollywood yapımı filmler. Örneklerini yukarıda verğim alanlarda daliderliği yine kuşku götürmüyor.
ABD’nin rakipleri şimdilik sessiz görünüyorlar. Yalnız AB, ABD’nin bu her alandaki üstünlüğünden kendini korumaya çalışıyor. Daha doğrusu AB içindeki bir kaç ülke: Fransa ve Almanya. Fransa, ABD filmlerini mümkün olduğu kadar ülkesine sokmamaya çalışıyor. Almanya da buna benzer bir kaç önlem almaya başladı. Ancak şimdilik AB için böyle bir karar söz konusu değil. Fransa’nın ABD karşısında daha bir çok karşı girişimi bulunuyor. AGSK yoluyla ABD’nin Avrupa’daki askeri gücüne alternatif yaratmaya çalışıyor. AB Euro ile ABD’nin Dolar’ına alternatif olma gayretinde. Fransa kendi filmlerini Avrupa’da seyrettirmeye çalışıyor. AB içi teknoloji birliği yoluyla ABD’ye teknolojik alanda da rakip olmaya çalışıyorlar, ancak şimdilik durum halen ABD lehine işliyor. Ancak zirve için AB-ABD mücadelesi artacak gibi gözüküyor.
ABD’nin diğer rakibi olan Japonya gelişmesini gayet iyi yürüttüğü için sürekli ABD baskısı altında kalıyor. ABD Dolar/Yen paritesini düşürmeye çalışıyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonlar’ın işledikleri suçları bahane ederek İnsan Hakları konusunda Japonya’yı dünya arenasında köşeye sıkıştırıyor. Ancak güçlenen Çin karşısında birlikte olmak zorundalar. Çünkü Çin, hem ekonomik hem de askeri açıdan büyük bir ülke. Jaonya’nın ise askeri gücü Çin’ê nazaran çok az. Bu yüzden Japonya’nın da ABD’yle iyi geçinmesi gerekiyor. ABD ve Japonya bölgede barışçı tutum sergileyerek bölgenin dinamiklerini ellerinde tutmaya çalışıyorlar. ABD’nin Jaopnya’ya bir açıdan daha baskısı var. Dev Japon şirketlerinin birleşmelerini önleyici anti-tröst yasalar çıkarmasını istiyor ABD. Çünkü menşei ABD olan ÇUŞ’lar bunlarla rekabet edemiyorlar. Sebebi ise Japon firmalarının çalışma ahlakının diğer ÇUŞ’lardan farklı olması. Japon firmaları düşük karlara razı oldukları için, bir de ABD menşeili ÇUŞ’ların çok yüksek kar olmadan bir piyasaya girmek istemedikleri için rekabet etmeleri çok zor oluyor. Bugün dünyanın en büyük 17 bankası Japonya’da bulunuyor. ABD’li ÇUŞ’lar doğal olarak çok rahatsız oluyorlar ve ABD de onları korumaya çalışıyor. Ancak Japonya bütün bu baskılara rağmen yakın gelecekte Merkez’in zirvesindeki ABD’ye en yakın rakip olarak görünüyor.
ABD’nin dünyayı etkileme gücünün yüksek oluşu onu zirveye taşıyor. Yeni buluşlar ve teknoloji geliştirme faaliyetlerinde başarılı oluşu; haberleşme ve düşünce yapısı oluşturmada etken oluşu; pazarlamada ileri düzeyde oluşu; finans piyasasının güçlü ve kurumlarının etken olması ABD’ye zirveyi armağan ediyor.Dolar’ın uluslararası piyasalardaki büyük gücü bir aralar Bretton Woods Anlaşması’yla Dolar’ın altına konvertible olmasıyla iyice perçinlenmişti. Uluslararası piyasalarda altına konvertible olmasından dolayı bir çok ülke elinde Dolar tutuyordu. Dolar’ın altına konvertibilitesi kalktığı halde bu ülkeler Dolar tutmaya devam etti ve dolar dolaşımdaki üstünlüğünü kaybetmedi.
Bu gelişmeler karşısında Çevre’nin durumuna bakacak olursak pek iç açıcı olmadığını görürüz. Nufus artışı sürerken GSMH’larındaki reel düşüş veya sabitlik onları Merkez karşısında iyice savunmasız duruma getirdi. Artan nufusun ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan Çevre,(gerekli sermaye birikimi de olmadığı ve dolaysız yatırım gerçekleştiremediği için) Merkez’in kredilerine mecbur kalmıştı. Merkez ise düşük nufus artışıyla Kişi Başına GSMH’nı artırmıştı. Sermaye birikimi giderek artıyordu ve karlı alanlar arıyordu. Çevre’de sadece ‘Asya Kaplanları’ k.b.GSMH’nı hatırı sayılır bir miktarda artırabilmişti. Çevre’deki sermaye ihtiyacı Merkez için yeni kar alanları demekti ve geç kalmadan krediler veriliyordu. Ancak son 10 yılda bu durum biraz değişti. Merkez kredi vermek yerine ülkenin serbest sermaye hareketlerine açılmasını istiyor. Böylece ülkeye ÇUŞ’lar rahatça girip önemli kamu kuruluşlarını ele geçiriyorlar. Bu şekilde Merkez’in kazancı daha fazla oluyor. Çevre’nin de Merkez’e karşı bazı zaafları var. Kendisi teknoloji yaratamadığı veya yaratsa da satacak pazar bulamadığı için Merkez’le iyi geçinmek zorunda kalıyor. Zaten Merkez’in teknolojisinide eskidiği zaman alabiliyor. Şu an Çevre’den Merkez’e en yoğun ticaret uyuşturucu ticareti. Hal böyle olunca da kara para devreye giriyor. Kara parayı aklamanın yolu da Merkez bankaları. Çevre için bu durum bir çok ikilemden sadece ikisi.

Kriz, ‘Yeni Ekonomik Düzen’in Doğuşu Ve Gelişimi

Yeni Ekonomik Düzen 1970’lerin sonunda ABD’li muhafazakarların ‘deregülasyon’ eylemleriyle hayata geçti. ABD’de Başkan Reagan ve İngiltere’de Başbakan Margaret Thatcher’ın politikaları YED’in ilk örnekleriydi. Aynı dönemlerde Çevre’nin borç ödeyemez duruma gelmesi Merkez’in ekmeğine yağ sürdü ve Merkez, IMF ve DTÖ gibi örgütlenmelerle dünya ekonomisinde söz sahibi oldu. Serbestleşme rüzgarı Gorbaçov’un başa geldiği SSCB’de de esmeye başlayınca Doğu’ya kaydı ve 1990’ların başında SSCB yıkılınca artık rüzgar fırtınaya dönmüştü. Serbestleşme artık küresel boyuta gelmeye başladı ve diğer ülkeler de çağdışı kalmayalım korkusuyla bu akıma katıldılar.
Eski ekonomik düzen İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde regülasyon öngörüyordu. Savaşın yıkıntılarını sarmak için bu kaçınılmaz bir dönemdi. Eski düzen yenisinden çok farklıydı. Ülkerler arası ticaret ve sermaye hareketlerinde ciddi kısıtlamalar vardı. Kamu harcamaları GSMH içinde ciddi boyutlardaydı. Ancak Eski Düzen kendi sonunu da yavaş yavaş hazırlıyordu. Vietnam Savaşı sonrası ABD’nin büyük dış açıkları büyük dolar birikimine yol açtı. Sonuçta Bretton Woods Para Sistemi çöktü. Bu gelişmelerin ardından OPEC’in petrol fiyatlarını yükseltmesi Arap Ülkeleri’ne büyük bir fon transferine sebebiyet verdi. Artık dünyada ‘Stagflasyon’ ortaya çıkmıştı. Merkez’in krize düşmesi peşinden Çevre’yi de sürüklemişti.
İşte bu koşullar altında Yeni Ekonomik Düzen’in ortaya çıkması için bütün koşullar ortaya çıkmıştı. Serbest piyasa-serbest sermaye hareketleri-özelleştirme-küreselleşme hedefleri, sermayenin kar haddini yükseltmek için yola döküldü. Serbestleşme peşinden deregülasyonu, özelleşmeyi getirmişti, Merkez ÇUŞ’larının Çevre’deki KİT’leri ele geçirmesi süreci artık başlamıştı. Küreselleşmenin önünde ‘Komünizm’ tehlikesi de kalmamıştı. Küreselleşmenin temelindeki öğreti ise, evrensel düzeyde serbest piyasa ekonomisine geçişteki bütün ülkelerin tek pazar oluşturmak üzere dünya pazarıyla bütünleşmesi ve mal, hizmet ve sermaye hareketlerinin tam anlamıyla serbestleşmesiyle küreselleşmenin tamamlanmasıydı. Ancak yeni düzenin hiçbir sosyal boyutu yok, en zengin ülkelerde bile sokakta yaşayan insanları görmek mümkündü artık. Bu da Merkez’in ne kadar gözü kara olduğunun belirtisiydi. Diğer bir sosyal boyut yüksek teknolojinin getirdiği otomosyon imkanlarıyla bir çok kimsenin işsiz kalmasıydı. Bu işgücü kendi ülkesinde yatırım olmadığı için çalışamıyor. Merkez’e gittiğinde ise yaratık muamelesi görüyor. Böylece yeni düzen bir çelişki yaratıyor: Merkez’de küreselleşen büyük sermaye ve üstün vasıflı emek ve iş bulamayan ama çok sayıdaki vasıfsız işgücü.
Piyasa ekonomisindeki ülkelerde sermayenin kar haddinin düşmesi ve peşinden büyümenin tıkandığı dönemlerde, yöneticiler yeni arayışlar içine giriyorlar. İhracatı artırma, işçi çıkarma gibi yöntemlerle krizi aşmaya çalışırlar. Hükümetler ise ekonomi politikalarını değiştirerek durgunlğuğu aşmaya çalışırlar. Yalnız kriz dönemlerinde Merkez ülkeleri politika değiştirmekle sadece kendi ülkesini değil bütün dünyayı etkiliyorlar. Bu da onların dünya ekonomisi açısından oynadıkları kumarın büyüklüğünü gösteriyor.
Merkez’de küreselleşme sonrası ilk duraklama petrol kriziyle yaşandı. Bu dönemde bütün merkez ülkeleri zor yıllar yaşadılar. ABD’de GSYİH artışı önceki döneme göre %2.2 düştü, enflasyon %8.2’ye çıktı ve işsizlik %6.8’e fırladı. Ancak bu dönemdeki düşüşler bütün Merkez ülkelerini etkilemedi. Japonya’da kriz etkileri ABD ve AB’de olduğu gibi keskin değildi. Merkez’de sorunlar varken Japonya 1960’lı yıllarda müthüş bir büyüme yakalamıştı. Ortalama %10 büyümüştü bu dönemde Japonya. Ancak Japonya yalnız değildi. Bir dizi ‘Asya Kaplanı’ da bu dönemde hızlı büyüme gerçekleştirmişti. Uzak Doğu’da rekabet artıyordu. Çin Halk Cumhuriyeti, Güney Kore gibi kaplanlar hızlı bir büyüme trendi yakalamışlardı. Bu ülkelerin bu şekilde gelişmesinin birkaç nedeni var:
1)Japon modelini kendilerine örnek almaları
2)Taklit yoluyla ÇUŞ’lara rakip olmaları
3)İnsanların çalışmayı sevmeleri(çok fazla ücret almadan da        olsa)
4)ABD’nin bazı yan sanayi ürünlerini, işçi ücretlerinin düşük olası dolayısıyla buralara kaydırması bu nedenler arasında sayılabilir.
Çevre’nin dış borçlandırmayla Merkez’e uyarlanması bu dönemde sağlandı. Merkez’in petrol krizinden sonra durgunluk yaşaması, Çevre’ye de sıçramıştı. Hatta Çevre’nin durumu daha da kritik duruma gelmişti. Çevre bu kriz sonrası petrol fiyatlarındaki artış nedeniyle dış borçlarını ödeyemez duruma gelmişti. OPEC ülkeleri, artan petrol fiyatları sayesinde çok büyük miktarlarda sermaye biriktirmişlerdi. Bu sermayelerini Merkez ülkeleri bankalarında değerlendiriyorlardı. Bu sayade Merkez bankaları yüksek miktarlarda fon birikimi sağlamışlardı. Çevre ülkelerinin kredi ihtiyaçları Merkez’de biriken OPEC fonlarıyla karşılanmaya başladı. Çevre bu fonları ithalat artışı için kullanıyordu. Bu ithalat artışı, ihracatı artırma gereği olmadan sağlanıyordu. Bu arada bankalara borçlar giderek artıyordu. Merkez’de amaç ihracat artışını sağlamak olduğu için bu değiş-tokuştan herkes memnun gözüküyordu. Yalnız Çevre bu fonları yatırım için kullanmadığından aldığı borçlar biriktikçe, geri ödeme olasılığı azalıyordu. Merkez bankaları, bu işlem karlı olduğu için risk denetimi yapmadan bu kredileri dağıtıyordu.
Sonunda beklenen oldu ve Çevre’de kriz baş gösterdi. Çevre ülkeleri, borç batağına düşmüştü. Örnek olarak kendi ülkemizi verebiliriz. Bu dönemde Çevrenin toplam dış borçları 9 katına çıkarak 62.5 milyar dolardan, 561.4 milyar dolara çıktı. Bu olaydan en çok ABD zarar gördü ve Çevre’nin ithalatını artıracak yeni önlemleri yürürlüğe koydu.
Bu durumdan en karlı çıkan tabi ki Merkez oldu. Çevre’nin bu dönemde GSMH’nı artırması beklenirken tam tersi oldu ve Çevre krize düştü. Merkez tabi ki karlıydı, çünkü Çevre’ye kredi sağlayan gene kendisiydi.
1990’lı yılların başında Doğu Bloku çökerken Merkez’in iyi bir atak yapıp SSCB’den arta kalan alanda büyük rantlar elde etmesi bekleniyordu. Ancak bu olmadı, çünkü aynı dönemde Merkez de durgunluğa düşmüştü. Ancak ABD’nin burda yine reel bir kazancı mevcut. Rubleden çıkan yeni Doğu Bloku ülke paralarını dolara konvertible etmişlerdi. Bu da az bi kazanç değildi.
1993-1999 yılları arasında Merkez’in zirvesindeki ABD altın yıllarını yaşadı. ABD, Çevre ülkelerine yaptığı yatırımların semeresini bu yıllarda toplamaya başladı. Ayrıca yatırımlarını giderek attırıyordu ve artış olayında ona rakip olabilecek bir ülke de gözükmüyordu. Rusya yeni bir siyasal, ekonomik ve toplumsal bir döneme başladığından  onun rakipliği düşünülemezdi. Japonya’da talep azlığı nedeniyle ekonomikde bir durgunluk yaşanıyordu, ki halen yaşanmakta. Japonya bu deflasyon durumunda ABD’ye rakip olamazdı. AB’de de durum farklı değildi. AB de durgunluk içindeydi, o da rakip değildi. ABD bu rakipsizlik halide, istediği yerde rahatça at koşturabiliyordu ve bu dönemi altın çağ olarak atlattı.

Yeni Küresel Düzenlemeler Ve Çevre

Merkez’deki çekişmeler, geliştirilen yeni politikayla Çevre’nin genişletilmesini gerektiriyordu. Merkez içi çekişmelere ABD-AB, ABD-Japonya ve ABD-Çin başlıca örnek oluşturuyordu. Bütün Merkez ülkeleri nüfuz alanlarını büyütebilmek için kıyasıya mücadele ediyordu. Ancak önde koşan yine ABD idi. Tabi onu takiben de AB. Rusya ise maçın kesin mağlubuydu, onu izleyerek de Japonya.
Çevre ise bu durumda yapacak pek fazla alternatif sahibi değildi. Zaten yeteri kadar borç batağına saplanmıştı. Bir de IMF, DTÖ gibi kurumlar tarafından dayatılan ABD kaynaklı politikalar onları iyice çaresiz bırakmıştı.
IMF ve Dünya Bankası, önceleri İkinci Dünya Savaşı sonrası kuruldular. Altın para konvertibilite sisteminin çökmesiyle Çevre’nin sorunlarıyla daha fazla ilgilenir olan bu kurumlar, bu tarihlerden sonra birlikte politika üretir duruma geldiler. Dünya bankasının kapısını kredi için çalan bir devlet, önce IMF denetiminden geçer oldu. IMF risk denetimi yapıp kredi dilimleri, para ve maliye politikaları gibi hususları belirler oldu. Dünya Bankası ise bu değerlendirmelerden sonra kredi veriyordu artık. IMF tarafından ortaya atılan bir konu da ‘Özel Çekme Hakları’ idi. Buna göre ülkenin parası Merkez paralarına konvertible olacaktı ve ülkeye Merkez paralarını bulundurduğu oranda kredi verilecekti. Ancak ülkenin bulundurması gereken Merkez paraları oranını yine IMF belirliyordu. Bundan çıkan sonuç şudur: Krizdeki Çevre ülkesi ne kadar dardaysa IMF’nin ona politika dayatma gücü o kadar fazla olur.
Genel Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Anlaşması olan GATT, son zamanlarda Merkez için yeterli değildi. GATT, çok az ülkeyi kapsıyordu ve bu Merkez’in kar alanı planları için yeterli değildi. Çevre’ye daha fazla egemenlik için daha fazlası gerekliydi ve GATT-UR’dan sonra Dünya Ticaret Örgütü kuruldu. Merkez böylece daha fazla alanda ticari rahatlık kazanacaktı. Bu amaçla GATT-UR’dan çıkan sonçlar herşeyi özetler nitelikteydi. Merkez’in zaten rekabet edilmesi zor ürünlerine çok büyük gümrük kolaylıkları gelmişti. Merkez, son zamanlarda yaptığı biyo-genetik devrimlerle çok fazla tarım ürünü üretir duruma gelmişti. Bunları satmak için pazara ihtiyacı vardı ve bunu da GATT-UR sonrası kendine verdiği uluslararası imtiyazlarla elde etti. Çevre’nin temel ihracatı olan tarım da artık büyük Merkez şirketleri tarafından baltalanacaktı. Ayrıca Çevre ülkelerine başta ABD olmak üzere tarım mallarında kotalar uygulamaya koyuldu. Dokuma ve giyim sanayi de bilindiği gibi Çevre’nin başlıca ihracat kaynaklarından biriydi. Ancak bu kaynak da Merkez tarafından baltalanıyordu. Çünkü Merkez ÇUŞ’ları yaptıkları devrimlerle bu alanda da söz sahibi olmak istiyorlardı. ABD örnek olarak verilirse, ABD ‘Çok-elyaflılar Düzenlemesi’ ve kotalarla kendi şirketlerini destekler durumdaydı.
Sınai mallar açısından bakıldığında da durum farklı değildi. Merkez ilaç sanayinde zaten dev bir güce sahip. Ancak bununla yetinmiyor olacak ki Çevre tarafından bunların taklitlerinin piyasaya sokulmasını da engelliyor kotalar sayesinde.
En önemli sorun ise gene en önemli alanda ortaya çıkıyor. Merkez entellektüel hakları üretebilen taraf olduğu için bunların taklit edilmesini önlemek için hem Çevre’ye baskı yapıyor, hem de bu buluşların patent haklarını 50-100 yıl arası tutarak kendi ÇUŞ’larını bir kez daha rakipsiz bırakıyordu. Oysaki taklit Japonya gibi bir devi yaratmıştı. Gelişmekte olan bir çok ülkenin bu aşamayı yaşaması olasıydı ama Merkez tarafından bu durum da ortadan kaldırıldı.
Bütün bu süreçte Çevre’nin iyice serbestleşmesi hatta Merkez’in arka bahçesi olması için Dünya Ticaret Örgütü kuruldu ve işlevini gayet iyi yerine getiriyor. Bugün Merkez’in sermayesinin önünün açılmasında önemli rol oynuyor DTÖ. IMF ve DB’sı da bu işlevi yerine getirmede DTÖ’ye yardım eder konumda olduğu için artık ortak politika sergiler duruma geldiler. ÇUŞ’ların finans kapitalini daha fazla kar ettirmek için kredi isteyen Çevre ülkelerine paralarını sabitleştirmeleri yönünde baskı yaptılar. Bu şekilde finans kapital girdiği ülkeden hiç zarar yaşanamadan ve reel anlamda çok daha fazla kazanarak çıkacaktı. Çevre’nin ise yine eli kolu bağlıydı.
Logged

OgrenciForum.Org
Mart 11, 2008, 23:05:35 ÖS
Abruzzi
Çalışkan öğrenci
****

Rep +4/-0
Mesaj Sayısı: 1031



Üyelik Bilgileri
« Yanıtla #1 : Mart 11, 2008, 23:05:35 ÖS »

Çevre’de dış borçlar artarken, ekonomideki durgunluk da devam ediyordu. Merkez’e göre göreli olarak zaten kültür açısından geri kalmışlardı. Vasıflı işgücü sayı olarak az olan Çevre’den bir de beyin göçü yaşanması Çevre’nin Merkez’in gözünde iyice geri kalmış olarak yer etmesini sağladı. Bu duruma gelirin reel olarak yıldan yıla azalması da eklenince Çevre’nin durumu iyice vahimleşti. Merkez bu durumun üstğne Çevre’ye kültürel dışlama politikası uygulamaya başladı. Merkez’in geliştirdiği bir bilim dalı olan ‘Sosyo-biyoloji’ bu durumu Merkez lehine açıklamaya çalışan bir bilim dalı olmuştu. Bu bilime göre davranışlar ve saldırganlık genetik olarak belirlenen bir olguydu. Yani kötü toplumsal özellikler Çevre’ye atfediliyordu, iyilerse tahmin edilebileceği üzere Merkez’in davranışlarıydı. Bu bağlamda Çevre’ye karşı  ekonomik olarak ayrımcılık yetmiyormuş gibi bir de kültürel ayrımcılık da yapılmaya başlandı. Zaten Merkez’in amacı Çevre’nin gelişememesi ve her türlü konuda Merkez’e bağımlı olmasıydı. 

Merkez’de Bölgeselleşme, Nüfuz Bölgeleri Paylaşımı

Merkez Yeni Ekonomik Düzen’de kendi arasında bir uyum sağlamış gibi gözükmüyor. Başta ABD en büyük pazar kendisinin olsun istediği için Merkez ülkelerinin çıkarları artık iyiden iyiye çatışmaya başladı. ABD bu manada Çevre ile yetinmiyor ve AB’nin ve Japonya’nın da alanına girmeye çalışıyor. Ancak hem diğer Merkez ülkeleri hem de Çevre ABD’nin bu baskısına boyun eğmemek için ‘Bölgeselleşme’ yoluna gidiyor. En önemli örnek zaten AB. AB kendi iç dinamikleriyle bu sorunu aşmaya çalışıyor. Elinden geldiği kadarıyla ABD’nin bu yöndeki baskısını hafifletmeye çalışıyor. Bölgeselleşme yoluyla devletler daha güçlü konumlara gelebiliyorlar. Avrupa ülkelerinin kendi aralarında kurduğu birlik olan AB, bugün üye sayısını artırma yoluna gidiyor. Sebebi ise daha fazla açık pazar. ABD, Kuzey Amerika’da kurduğu birlik NAFTA ile kendi yakın çevresini sağlama aldı. Aynı şekilde Asya-Pasifik Birliği olan APEC kuruldu. Bu uğraşların hepsi bölgeselleşme yoluyla daha fazla serbest pazara ulaşabilmek. ABD, APEC üzerinde de belli bir etkiye sahip. Çünkü bu bölgede işçilik ucuz ve işgücünün beceri düzeyi yüksek. Japonya ise bu bölgedeki nüfuz alanını azaltmaya hiç de niyetli değil. Ancak büyüyen Çin karşısında ABD ile iyi geçinmekten de vazgeçemiyor. Hiç tartışmasız dolar dünyanın en büyük alanına sahip para birimi ve özelliğinden dolayı an büyük nüfuz alanına da ABD sahip. Bölgeselleşme yoluyla da ABD bu etkiyi daha fazla artırmak istiyor. Küreselleşme ve bölgeselleşme artık iç içe geçmiş durumda ve ikisi arasında pek fazla fark da kalmadı artık.


Kısım II
Küreselleşme’den Ulus-Devlet’e Yansımalar

Sermaye Hareketlerinin Serbestleşmesi,
‘Finans Kapital’ Ve Mali Krizler

Sermayenin hareketlerinin serbestleşmesi tahmin edilebileceği gibi Merkez’in güdümünde olan bir olgudur. Merkez kendi ülkesinden kaynaklanan ÇUŞ’lara büyük ölçüde destek vermektedir. Bunun en  büyük örneği ise sermaye hareketlerinin serbestleşmesidir. Sermayenin serbestleşmesi çok uluslu şirketlerin Çevre ülke pazarlarında kar gördükleri alanlara rahatça girebilmelerini ifade etmektedir. ÇUŞ’lar bu yolla çok büyük karlar elde etmektedirler. Çevre borsalarına rahatça girebilen ÇUŞ sermayesi yatırımlar yoluyla değilde hisse senetleri ve bonolarla büyük gelirler elde etmektedirler. Ya da ülkenin altyapı hizmetlerini gören KİT’lerin ele geçirilmesiyle yine büyük karlar elde edilmektedir. Ancak borsaya giren ve herhangi bir yatırım yapmadan kar elde eden sermayenin ülkeden, karın azalması nedeniyle kaçması Çevre ekonomilerinde çoğu zaman kolaylıkla tamir edilemeyen büyük delikler açmaktadır. Öyleki sıcak para denen bu paranın ülkeden gitmesi çoğu zaman finans kesiminde krizle sonuçlanmaktadır. Finans kesimindeki bu kriz üretim sektörüne sıçrayınca ülke tamamen kaosa ve ardından krize düşmektedir. Bu manada sıcak para çoğu zaman Çevre ülkeleri için kötü sonuçlar yaratmaktadır. Ancak Çevre ülkede yarattığı iyi havadan ve bu hava sonucu bu ‘Finans Kapital’in talebi canlandırıcı etkisinsen vazgeçememektedir.
Tarihi manada bakılacak olursa Sermayenin küreselleşmesi yeni bir olay değildir. 19. yüzyılın iktisadi düşünürleri Vahşi Kapitalizm’in aynı şekilde sermayeyi küreselleştirmeye çalıştığını vurgulamışlardır. Aslında kapitalizmin iyi yönleri de, kötü yönleri de vardır. Ancak Lester Thurow’un dediği gibi Üçüncü Dünya’daki başarısızlıkları, başarılarının önüne geçmiştir.
Merkez, Çevre’ye kapitalizmi çağdaş olmanın kaçınılmaz akımı diye tanıttı. Beyin yıkama faaliyetleri baş gösterdi ve Çevre’nin kapitalizmi ve dolayısıyla küreselleşmeyi benimsemesi sağlandı. Çevre ise yeni dünyadan dışlanırız korkusuyla hemen bu yeni akımları benimsedi ve neredeyse bunları vazgeçilmez unsurlar yerine getirdi. Birçok Çevre ülkesi bu alanda geri kalmayalım diye atağa kalktı. Bunlara Türkiye’de dahildi. Kapılarını Merkez ÇUŞ’larına özelleştirme yoluyla açtılar. Merkez ÇUŞ’ları ise bu fırsatı kaçırmadı ve hemen harekete geçerek çok büyük ve temel faaliyet alanları olan KİT’lere talip oldu, nitekim bu KİT’leri aldıda. Örnek olarak PTT’nin T’si. Tamamı olmasada önemli bir kısmı ÇUŞ’lara gitti.
Finans pazarlarının serbestleşmesi, durgunluk döneminde artan atıl fonların dünyanın başka alanlarında en karlı alanları bulup karlılığını kat kat artıması sonucunu doğurdu.
Sermayenin küreselleşmesinin ilk yolu dolaysız yatırımlardı. Sermaye kendi ülkesinde karlılığı iyice düşmüş olan eski imalat sanayini Çevre ülkelerine kaydırdı. Ancak bu sanayi Çevre’de oldukça yeniydi ve gayet iyi getiri sağlıyordu. ÇUŞ’lar teknoloji yatırımlarına büyük önem vererek önce yeni teknolojiyi kendi ülke pazarlarında satıyor, eskiyen teknolojiyle ise Çevre pazarlarına giriyordu. Böylece her şekilde karını maksimize edebiliyordu. Sermayenin küreselleşmesi sürecinde önce ABD, sonra AB ve en son Japon ÇUŞ’ları çok büyük rol oynadılar. Ancak son zamanlarda bu ÇUŞ’ların arasında rekabet iyice arttı. Bir de Merkez, kendi içinde teknoloji üreterek kendi pazarında da iş yapabildiği için artık Çevre’ye sanayiden çok hizmet sektötü alanında yatırım yapmaya başladı. Çünkü bu alanlarda kar marjı çok daha yüksekti. Bankacılık, sigortacılık gibi alanlarda bir çok Merkez şirketi bir anda büyüyüp çok uluslu şirkete dönüşüverdi. Merkez’in dolaysız yatırımları daha çok kendi içinde yer alır. Çünkü Merkez içinde risk daha azdır, insanların alım gücü daha yüksektir, altyapı ve emek daha yüksek gelişme düzeyindedir. Dünya Bankası rakamlarına göre gelişmekte olan ülkelerde dolaysız yatırımlar 110 milyar dolar civarındayken bu rakam Merkez içinde 195 milyar dolr civarında seyretmektedir. Bu da bu görüşün doğruluğunu ifade etmektedir.
Merkez ülkeleri kendi ülkelerine dolaysız yatırım yapılmasını da pek istememektedir. Örnek olarak Japonya’da içeri gelen kişi başına dolar tutarı 80 iken, dışarı giden tutar 1630 dolar civarındadır.
Merkez, Çevre ülkelerine kısa vadeli parasal sermaye sağlarken aslında onlarrın finans kesimi üzerinde büyük etkiye sahip oyunlar oynamaktadır. Ülkeye giren kısa vadeli sermaye talebi canlandırdığı için Çevre tarafından sevilen bir olgudur. Ancak bu kısa vadeli sermaye, kar haddinin düşeceğini sezdiğinde ülkeden kaçmaktadır ve bu da finansal piyasalarda iyiye alamet değildir. Bu fon kaçışı yüzünden borsada düşüşler yaşanmakta ve güçsüz sirketler tasfiyeye mecbur kalmakta. Bu kriz finans kesimiyle kalmamakta ve üretim kesimini de etkilemekte, böylece ülke ekonomisinde daralma ve durgunluk yaşanmakta. ÇUŞ sermayesi borsa taban fiyatlara düştüğünde tekrar ülke ekonomisine girip, bu taban fiyattan şirketleri satın almakta. Böylece parasal anlamda elde ettiği kara bir de reel karını ekleyip, het turlu durumda da karını maksimize etmekte. Bu çıkmaz Çevre’yi rahatsız etse de, Çevre’nin yapacak pek fazla da seçeneği yok.
Son yıllarda gelişmekte olan ülkelere giren dış sermaye hareketlerinde, bono, tahvil ve hisse senedi olarak giren sermayenin büyük bir artışla devem ettiğini görmekteyiz. Dolaysız yatırımlar da artmakta ancak, borsa kesimine giren paranın daha büyük artış içinde olması, ÇUŞ’ların kolay para kazanma eğilimlerinin ne kadar arttığını gösteriri nitelikte. Ayrıca Çevre’de kısa vadeli borçlar artaken, döviz rezervlerinin ve bununla birlikte ödeme gücünün azalması, Çevre ülkelerinde krizlerin ortaya çıkmasına sebep oldu.
Merkez’deki reel faizleri kat akt aşan miktarlarda Çevre’nin faiz vermesi, ‘Faiz Arbitrajı’ sayesinde ÇUŞ’ların çok büyük miktarlarda reel kazanç elde etmesini sağlamıştır. Zaten Çevre’deki mali ve finansal piyasalar çok dar hacimli olduğu için, Merkez ÇUŞ’larının ülkeye getirdikleri birkaç milyar doların ülke ekonomilerini alt üst etmesi çok normaldir.
1990’ların, son çeyreğinde diğer krizlerden etkilenmeyen ‘Asya Kaplanları’ da krize girmiştir. Bu ülkelerin sorunu, paralarının değerlerinin dolara endeksli olmasıydı. Bunun yarattığı çarpıklıklar sonucu (cari işlemler açıkları büyürken, kısa vadeli borçları çok büyük miktarlara ulaşmıştı) bu ülkeler de kriz yaşamışlardı. Ancak bu kriz sadece Asya ile sınırlı kalmadı. Rusya, Türkiye ve Latin Amerika ülkeleri de krizi yaşamışlardı. Buralarda borsalar çökmüş, döviz fiyatları ve faizler çok artmış, faiz artışları yatırımları düşürmüştü. ÇUŞ’lar burda da boş durmadı, devalüasyondan sonra çok fazla değer kaybeden ülke paraları dolar karşısında eziliyordu. Borsada, çok fazla düşen hisse senedi fiyatları sayesinde neredeyse bedavaya bir çok şirket ÇUŞ’un eline geçti. Çevre ülkelerinde finans ve mali kesim fazla gelişmemiş olduğundan, yaratılan bir kaç spekülasyon sayesinde ÇUŞ’lar büyük karlar elde edebiliyorlardı. Kriz öncesi dönemlerde, spekülatif alımlarla borsa çok yükseltilir, bu yüksek fiyatlardan kağıtlar satılır ve ülkeden kaçılır. İşte bu Merkez ÇUŞ’larının yegane taktiği idi. Böylece büyük reel kazançlar sağlanabiliyordu.

Tekelleşmenin, Teknolojik ve Örgütleşme
  Değişmelerinin Sosyal Boyutu

Önceleri üretim sürecinin merkezinde bulunan emek, bugün bu işlevinden tamamen uzaklaştırıldı. Teknolojik değişmelerle otomosyon sistemleri üretildi ve emeğe yol veren bir durum ortaya çıktı. Yeni düzen sermayenin kar hadlerini yülseltmek için yola çıktığından, firma düzeyindeki değişmelerle hem işsizlik hem de çok yüksek geliri olan bir emek kesimi ortaya çıktı. Merkez ülkeleri de busürece dahildi ve buna ayak uyduramayan işgücü marjinalleşmek zorunda kalmıştı.
Teknolojik değişimin temel ayağı mikro-elektronik olmuıştu. Mikro-elektronik sayesinde otomosyon sistemleri geliştirildi ve daha az emekle çalışılabilen alanlar yaratıldı. Bu daha sonra genellik kazandı ve Merkez’de olaylar bu yönde gelişti. Merkez’de de işsizlik artıyordu ve önüne geçilmesi gerekiyordu. Merkez, işsizlikten kaynaklanan bu durgunluğu emek verimini artırarak atlatmıştı. 1993’te ABD’deki GSYİH artışı tamamen bu emek verimi artışına bağlıydı. Merkez’deki bu durum diğer ülkeleri de refaha eriştirebilirdi, tabi ki Merkez bunu istemeyecekti. Böylede oldu, GATT-UR anlaşmasında ‘Entelletüel Haklar’ olarak teknolojideki Merkez tekelini iyice güçlendirdi. Bu haklarla teknolojinin 50-100 yıl arası Merkez’de kalması sağlanmıştı.
Merkez’de tekelleşme emeğin yapısını iyice bozdu. Vasıfsız emek Merkez’de iş bulamaz oldu, bundan ötürü küresel çaptaki işsizlik olgusu Merkez’in içinde de vardı. Sermayenin kar haddini artırabilen işgücü astronomik fiyalarla iş başı yapıyordu. Çevre’nin ise Merkez’le en çok rekabet edebildiği alan ucuz emekti. Ancak Merkez ÇUŞ’ları kendi şirketlerinde de yeni teknolojiyi kullanmaya başladıkları için Çevre bu durumdan oldukça büyük bir zarar gördü. Çağın gerisinde kalmak istemeyen Merkez zhihnli Çevre aydını da bu olaylara destek verdi, böylece toplumsal boyutuyla da teknoloji tekelleşmesi Çevre’yi etkiliyordu.
Son otuz yıl göz önüne alındığında taklitle gelişen Asya-Pasifik ülkeleri bu dönemde GSYİH’nı en çok artıran ülkeler topluluğu oldu. Öyleki artışlar Merkez’den bile daha fazlaydı. Sebebi ise açıktı. Ucuz emek olduğu için bu bölgeye giden ÇUŞ’tan işleri öğrenip taklit yoluyla bu mallara rakip olabiliyorlardı. Bu bölgede emeğin yüksek vasıflı ve düşük ücretli olması ise bir diğer etkendi. Özellikle mikro-elektronik alanında son yıllarda dünya devi, ödüle doymayan firmalar hep bu bölgeden çıkmaya başladı. Merkez ise bu durumu şimdilik seyrediyoe gözükse de öyle davramıyor. Bu ülkelerden kendi ülkesine gelecek mallara hem kota hem yüksek gümrük vergisi uygulayarak, kendi içindeki sanayiye arka çıkmaya çalışıyor. Ayrıca GATT-UR’da konulan tekelleşebilme haklarıyla başka bir ülkenin bu ülkeler gibi gelişmesine artık izin vermiyor.
Teknolojik değişmenin tarih boyunca refah artışını beraberinde getirdiği tartışmasız bir gerçek. Ancak son yüzyıldaki teknolojik değişme ve gelişmeden sağlanan refah artışı hep Merkez lehine yontularak kendini gösteriyor. Merkez’in teknolojideki üstünlüğü ve bunun emeği rahatsız eden yönde gelişme göstermesi, durumun pek iyiye gitmediğini gösteriyor. Bugün dünyada büyük sermayenin sahipleri bu durumu küresel ekonomi platformlarında gözler önüne seriyorlar. Bu gidişin Merkez’in kendi kazdığı kuyuya düşmesiyle sonuçlanabileceğini her yerde vurguluyorlar. Merkez içi muhalif sesler de artık duyulmaya başlandı.

Ulus-Devlet’in Daralan Ekonomik ve Toplumsal İlişkileri:
Etkiler Ve Tepkiler

Ulus-devlete ekonomideki etkinliğini daraltması yönündeki baskı Merkez’den Çevre’ye doğru yol izliyor. Merkez, Çevre’ye vereceği her kredi öncesi bir adım daha onları deregülasyona itiyor. Ayrıyetten bu deregülasyonları yerine getirmezlerse kredi alamayacaklarını IMF,DTÖ ve DB gibi kurumlarla ezici bir şekilde söylüyor. Ancak, Merkez son on yıllık dönemde Çevre’ye dayattığı politikaların tam tersini kendi ülkesinde uyguluyor. Eğitim, sağlık, savunma gibi alanlarda son on yılda en büyük yatırımlar, Clinton döneminde ABD’den geldi. Çevre’de devlet özelleştirmeler yoluyla ekonomiden adım adım çekilirken, ortaya çıkan boşluğa Merkez ÇUŞ’ları yerleşmeye başladılar. Bu da serbestleşmenin diğer boyutunu oluşturuyor zaten. Altyapı hizmetleri gibi çok mühim alanlarda ülke için dev hizmet kurumlarını ele geçiren ÇUŞ, buralardan çok büyük miktarlarda kazanç elde ediyor. Özelleştirilen hava yolları, demir yolları, telekom, kamu bankaları gibi alanlarda ürün farlılaştırmasına giden ÇUŞ’lar, içerdeki birkaç şirketinde rekabet gücünü iyice kırıyorlar. Rakipsizlik ortamında da istediklerinden fazlasını bile kazanabiliyorlar.
Son yıllarda Merkez, dış borçlarını ödemekten bile aciz olan Çevre’re bir de ‘Çevreni Koru’ diye baskı yapmaya başladı. Kendi ülkelerinden gelen çevre koruma baskılarını, kimya vb. sanayini Çevre’ye kaydırmakla sessizleştirdi. Bu bağlamda Merkez’in kimyasal artıklarını Çevre ülkelerinde doğaya attıkları da bir başka gerçek. Aslında çevre koruma maliyetlerinin, ürün maliyetine girmesiyle gerçekten maliyetler bayağıbir artıyor. Ancak Merkez ÇUŞ’ları buna da pratik bir çözüm buluyorlar. Çevre korumayla ilgisi olmayan ya da çok az olan bir Çevre ülkesine gidip üretim orada yapılıyor ve böylece maliyetlere çevre koruma maliyetleri eklenmemiş oluyor. Hatta son yıllarda Merkez, kendi tarım şirketlerini korumak için yeni bir kampanya başlattı. Çevre ülkelerinin ürünleri, ambalaj olmadan Merkez pazarına giremiyor, ayrıca bu ambalajları da tüketim sonrası kendisi toplamak zorunda. Zaten tarım hariç pek fazla rekabet alanı olmaya Çevre için durumun vahimliği bir kez daha gözler önüne seriliyor.
Kendi ülkesinde iş bulamayan Çevre emeği, Merkez ülkelerine gittiğinde de mikrop muamelesi görüyor. Ancak çalışabilenleri uzun yıllardan sonra belli bir refah düzeyine eriyorlar. Fakat Merkez içinde son yıllarda ortaya çıkan faşist akımlardan çok olumsuz yönde etkileniyorlar. Merkez ülkelerindeki işsizliğinde tırmandığı son on yıl içerisinde, Merkez’de çalışan Çevre işgücü toplumdan dışlanma yoluyla Merkez’den uzaklaştırılmaya çalışılıyor.
Merkez, uzun yıllar Çevre’ye demokrasi diye dayattı. Ancak bunun arkasındanda kendi çıkarlarını gözettiği son zamanlarda açık açık belli oldu. Demokrasi yoluyla serbestleşme Çevre’de yerleşecekti ve bundan da yine Merkez karlı çıkacaktı. Nitekim böyle oldu da. Çevre’de yaygınlaşan serbestleşme akımları sayesinde Merkez ÇUŞ’ları ve sermayesi Ulus-Devlet’in içine rahatça girebiliyordu. Bu rahatlık sayesinde Çevre piyasalarında istediği yere atını sürebilen Merkez sermayesi bu olaylardan büyük reel kazançlar sağlıyordu ve halen de sağlamakta.

Yeni Ekonomik Düzen’in Yarını

Yeni Ekonomik Düzen, Merkez aleyhine gelişmesini halen sürdükmekte ve yakın gelecekte de sürdürmeye devam edecek gibi. Merkez’in zirvesinde yer alan ABD, şimdilik rakipsizliğini sürdürüyor. Merkez içinde yükselen güneş Japonya yeni girdiği durgunluk trendini halen aşamadı. AB ise bölgeselleşmesini artırarak ABD’ye rakiplik yolundaki liderliğini perçinlemek istiyor. Rusya ise, BDT üzerinde kanlı ve politik oyunlarla egemenliğini artırmak ve sürdürmek istese de, şimdilik ABD’ye ve Merkez’e rakip olabilecek konumda değil. Belki uzak gelecekte ekonomisini toparlar ve ABD’ye rakip olabilir. Çin son zamanlarda yaptığı ataklarla isminden sıkça söz ettiren bir ülke oldu. Japon yeni alanından da yavaş yavaş çıkamaya başladı. Büyük nufusu ve Hong Kong gibi dev bir bölgesiyle Merkez’e ‘Ben de varım’ mesajı vermeye devam ediyor. Küreselleşme ve bölgeselleşmenin iç içe geçtiği son 20 yılda dengeler Merkez lehine gözüküyor. Gelişmekte olan ülkelerden Merkez’i rahatsız edcek bir durum şimdilik çıkmadı, ancak bölgesel ittifaklarla durum ileriki dönemlerde değişebilir. Görünen o ki ABD Zirve Ülkeleri arasında zirveyi kimseye kaptırmak istemiyor ve yakında da kaptıracak gibi de değil.

Logged

OgrenciForum.Org
Sayfa: 1
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.5 | SMF © 2006-2008, Simple Machines LLC
Rengli Theme By Burak & Forum
intaniye - TRplatform - tedavin - UslanmaM - barbie oyunları - Estetik - diyet - magazin - bebek - kavak yelleri - kpss 2008 - iyinet webmaster forumu 2008 seo yarışması - evden eve nakliye - evden eve taşıma
izlesene bilgi - seznam hledat - hledaj - Forumlar - Blouse - Sohbet - sohbet - bayrak - ingilizce eğitim seti - ÖDEV - Ayyıldız - AVOYUN - Dönem ödevi
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.085 Saniyede 17 Sorgu ile Oluşturuldu