|
321
|
Lise Ödev Kaynakları / Tarih Ödevleri / Osmanlı'da müslüman-Gayr-ı müslim ayrımı yapılmamıştır.
|
: Aralık 08, 2007, 11:42:26 ÖÖ
|
|
İnsana Ve Onun Hukukuna Gösterilen Saygıda Müslüman-Gayr-i Müslim Ayırımı Yapılmamıştır
Müslüman ecdadımız, her meselede olduğu gibi, Osmanlı Devleti'ne ait topraklarda yaşayan gayr-ı müslim-ler hususunda da, "şer'-i şerif" dedikleri hukukun çizdiği sınırlar çerçevesinde hareket etmişlerdir. Osmanlı Devleti'nde "şer'-i şerif" denilen İslâm hukukuna göre, müslümanlarla sulh yapan ve müslüman bir devletin hâ-kimiyetini kabul eden gayr-ı müslimlere "zimmî" adı veril-mektedir. Renk, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin hepsine aynı şekilde ve "şer'-i şerif" ne diyorsa öyle muamele yapılır.
Osmanlı Devleti topraklarında yaşayan zimmîlerin, müslümanlardan farklı oldukları yönleri elbetteki vardır. Ancak bu farklılık, din ayrılığından doğan bir farklılıktır. İnsan olarak aynı saygıyı görmüşlerdir. Meselâ, müslü-manlar, İslâmda bir ibadet çeşidi olan zekâtla mükellef oldukları halde, gayr-i müslimler mükellef değillerdir. Onlar, güç ve kazançlarına göre mikdarı değişen, se-nede bir defa adam başına "cizye" denilen bir vergi verir-ler. Fakirler, işsizler, din adamları, yaşlılar ve hastalar bu vergiden muaftırlar. Gayr-ı müslimler, cihâd yani askerlik yapmak mecburiyetinde değillerdir. Aile hukuku, miras hukuku ve dinlerinin gereği olan diğer hukukî mevzu-larda, kendi inandıkları hukukî hükümlere tâbi'dirler. Bütün bu ve benzeri şer'î hükümlerin yanında, gayr-ı müslimlerin can, mal ve namusları, müslümanlarınki gibi dokunulmazdır. Muhtaç gayr-ı müslimler, sosyal haklar-dan aynen yararlanırlar. Bazı istisnaların dışında, devlet hizmetini ifa ederler; mezarları ve ölüleri hürmet görür. Bütün hukukî davalarda, gayr-ı müslim ile müslüman arasında fark yoktur. Bu dediklerimize, İstanbul'daki kili-seler, havralar, mezarlar; arşivlerdeki belgeler ve Yorgi'ye karşı Ahmed'i, Dimitri'ye karşı Osman'ı mahkûm eden binlerce mahkeme kararları, en büyük delillerdir[20].
Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul'u kılıçla fethettiği halde, sırf sulh yolunun burada yaşayan gayr-ı müslim-lere daha yararlı olmasından dolayı, araya giren bazı pa-paz ve hahamların arzu ve ısrarlarıyla, İstanbul'u sanki sulh yoluyla fethetmiş gibi kolaylıklar göstermiştir. Osmanlı hukukunun mimarlarından olan Ebüssuud Efendi, İstanbul'daki kilise ve havraların devamını, bu ince anlayış ve insana saygılı muameleye açılmaktadır[21]. İsterseniz Galata zimmîlerine verilen Ahidnâme'den bazı hükümler iktibas edelim ve bu belgeyi ibret-i âlem için aynen alalım:
"Ben Ulu Padişah ve Ulu Şehinşah Sultan Muhammed Hân bin Sultan Murat Hânım. Yemin ede-rim ki, yeri göğü yaradan Perverdigâr hakkı içün ve Hazret-i Resûlün -Aleyhis-Salâtü Ves-Selâm- pâk, mü-nevver, mutahhar ruhu içün ve yedi Mushaf hakkı içün ve 124 bin peygamberler hakkı içün, dedem ruhu içün ve babam ruhu içün, benim başım içün ve oğlanlarım başı içün, kılıç hakkı içün......
Kabul eyledim ki, kendülerin âyinleri ve erkânları ne vechile câri ola-geldiyse, yine ol üslûb üzere âdetlerin ve erkânların yerine getüreler.
Buyurdum ki, kendülerin malları ve rızıkları ve mülk-leri ve mahzenleri ve bağları ve değirmenleri ve gemileri ve sandalları ve bil-cümle metâ'ları ve avretleri ve oğlancıkları ve kulları ve câriyeleri kendülerin ellerinde mukarrer ola, müte'ârız olmayam ve üşendirmeyem.
Anlar dahi rençberlik edeler. Gayrı memleketlerim gibi, deryadan ve karadan sefer edeler, kimesne mani' olmaya, mu'âf ve müsellem olalar.
Ve kiliseleri ellerinde ola, okuyalar âyinlerince. Ammâ çan ve nâkus çalmayalar. Ve kiliselerin alub mes-cid etmeyem. Bunlar dahi yeni kilise yapmayalar.
Şöyle bileler, alâmet-i şerife i'timâd kılalar."[22].
İnsana ait bütün hak ve hürriyetlere, Osmanlı Devletin'de nasıl saygı ve itina gösterildiğini izah için, müstakil bir kitap kaleme almak icabeder. Bu sebeple zikredilen kadarıyla yetinip, hukuka ve Osmanlı Devleti'nin hukuk sisteminin temelini teşkil eden "şer'-i şerif" ve "kanun-ı münife ne derece saygı duyulduğunu göstermek için ayrı bir başlık açacağız ve Osmanlı Devleti'nin, çağdaşı olan devletlerle mukayese edileme-yecek üstünlükte bir hukuk devleti olduğunu, ancak bu esaslardan taviz verilince her düzeninin bozulduğunu göstermeye çalışacağız.
|
|
|
|
|
323
|
Lise Ödev Kaynakları / Kim Kimdir? / YAvuz Sultan Selim Hakkında Hikayeler
|
: Aralık 08, 2007, 11:07:24 ÖÖ
|
|
Osmanlı ordusu Mısır seferine giderken haliyle bağlık - bahçelik yerlerden geçiliyordu. Salkım üzümler, olgunlaşmış elmalar, armutlar ve daha türlü türlü meyvalar vardı.
Ordu Gebze yakınlarında konakladığı zaman, Yavuz Sultan Selim,'in içine bir şüphe düştü:
- "Acaba askerim sahibinden izinsiz üzüm ve elma koparmış olabilir mi?" diye düşünüyordu. Hemen Yeniçeri Ağası'nı çağırdı ve durumun araştırılmasını emretti.
Heybeler - torbalar araştırıldı, iyice soruldu ama, asker üzerinde hiç bir iz bulunamadı. Yeniçeri Ağası gelip durumu söylediğinde Padişah rahatlamıştı. El açıp dua etti:
"Ey Allah'ım!.. Bana haram yemeyen bir ordu ihsan ettiğin için Sana şükürler olsun."
Sonra Yeniçeri Ağası'na dönüp şunları söyledi:
"Eğer askerlerim içinde bir tek kimse sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yese idi, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü hay ağa, haram yiten bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz!.."
*****
Mısır seferine gidilirken ordunun korkunç Sina Çölü'nden geçmesi gerekiyordu. Kum fırtınalarının etrafı kasıp kavurduğu, gündüzleri dayanılmaz sıcaklara sahne olurken geceleri dondurucu soğukları davet eden bu çölü dünya- da hiç bir ordu geçememişti. Yavuz Sultan Selim ordusuna moral verici sözler söyledikten sonra atını çöle sürdü.
Herkes yanındaki suyu idareli kullanıyor, namazlar teyemmüm yapılarak kılınıyordu. Yolculuk böyle sürüp giderken Yavuz Sultan Selim'in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde yaya olarak yürüdüğü görüldü. Herkes şaşırmıştı ama, kimse sebebini soramıyordu. Padişahın hiç yanından ayırmadığı Hasan Can durumu öğrenmekte gecikmedi. Padişah O'na şunları söylemişti:
"İki cihan sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak yürürlerken biz nasıl at üstünde olabiliriz Hasan Can?"
*****
Mısır'ın fethinden sonra esir Memluk kumandanlarından Kayıtbay Yavuz Sultan Selim'in huzuruna getirilmişti. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:
"- Söyle bakalım Kayıtbay, cesaret ve kahramanlığın ne işe yaradı?"
"- Cesaret ve kahramanlığım hâlâ var ey Sultan! Yalnız, bize ne yaptıysa ordunuzdaki toplar yaptı!"
"- Anlamadım!.."
"- Berberilerden biri, Venedik'ten top getirerek bize satmak istemişti de, Peygamberimizin, "ok ve kılıç kullanın" şeklindeki emrine aykırıdır diye satın almamıştık. O satıcı bize, "Yaşayan görecektir ki, memleketiniz top yüzünden elinizden çıkacaktır" demişti. Meğer doğruyu söylemişmiş!"
"- Din kaidelerine böylesine bağlı idiniz de, Allah'ın, "Düşmanın silahına aynı silahla karşılık veriniz" emrine neden uymadınız? Bilmez misiniz ki, "Ok ve kılıç kullanın" demek "Başka silah kullanmayın" demek değildir. O zaman o silahlar varmış, şimdi de bu silahlar var!"
Kayıtbay başını önüne eğdi ve sustu.
*****
1517 yılında kazanılan Ridaniye zaferinden sonra kutsal topraklarda huzuru sağlayan Yavuz Sultan Selim ordusuyla birlikte İstanbul'a dönüyordu.
Yolculuk sırasında, İbn-i Kemal adıyla tanınan Anadolu Kazaskeri ve ünlü bilgin Kemal Paşazade'nin atının ayağından sıçrayan çamurlar Padişah'ın kaftanını kirletti.
Kemal Paşazade mahçup oldu, korktu ve ne diyeceğini şaşırdı.
O'nun bu halini gören Padişah tebessümlü bakışlarla süzdükten sonra şöyle teselli etti:
"Senin gibi bir bilginin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. Vasiyetimdir ki, öldüğüm zaman bu kaftan bu haliyle sandukamın üzerine konsun!"
Padişahın sırtından çıkardığı kaftanın çamurları temizlenmedi, öylece saklandı ve vasiyetine uygun olarak ölümünden sonra sandukasının üzerine örtüldü.
*****
İki yıl iki ay süren Mısır seferi sonra ermiş; bugünkü İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır, Sudan, Cezayir ve Yemen devletlerinin bulunduğu topraklarının tamamı ile Suudi Arabistanla'la Libya'nın bir kısmı Osmanlı hakimiyetine girmiş, halifelik Mısır Abbasilerinden Türklere geçmiş, Türk toprakları iki mislinden daha fazla büyümüştü.
Şimdi, bütün bu işleri başaran kahraman İstanbul'a dönüyordu. Üstelik O, artık yalnızca bir Padişah değil, bütün müslümanların halifesi idi. İstanbul halkı yediden yetmişe yollara dökülmüş düğün - bayram ediyor, Padişahlarını en güzel biçimde karşılamanın hazırlıklarını yapıyordu.
O büyük kahraman durumun farkındaydı ama alkışlardan, tezahürattan sıkılıp utanacağını düşünüyor, İstanbul'a sessiz sedasız girebilmenin yollarını arıyordu.
Nihayet, yanına aldığı birkaç kişi ile birlikte tebdili kıyafet ederek Anadolu yakasından kayığa bindi ve gece vakti Topkapı Sarayı'na giriverdi.
Ertesi gün şaşalı bir tören için yollara dökülenler, Padişah'ın sarayda olduğunu öğrenince hayretler içinde kaldılar ve ne yapacaklarını şaşırdılar.
*****
Kutsal toprakların huzuru kavuşturulması için düzenlenen bu sefer sırasında götürülen para yetmediği için bir bezirgandan borç alınmıştı. Defterdar, bezirgana teşekkür ettikten sonra bir arzusunun olup olmadığını sordu ve şu cevabı aldı:
"- Verdiğim altmış bin altını istemem; hazineye kalsın. Yalnız, bunun yerine oğluma günde iki akçe ile orduda cebecilik verilsin!"
Defterdar bezirganın bu isteğini Padişaha iletince Yavuz Sultan Selim öfkelendi ve şöyle haykırdı:
"- Böyle kanunsuz bir teklif getirdiğin için seni ve o bezirganı katlederdim ama, el - alem, 'Mekke ve Medine fatihi olan Sultan Selim bir bezirganın malına tamah ettiği için bezirganı ve defterdarını öldürttü' derler. Bundan kaçınırım. Tek elden bezieganın parasını verin ve bana bir daha böyle kanuna uymaz işler getirmeyin!"
Bütün bunlardan sonra, "Hey gidi koca Yavuz bey!" demekten kendimizi alamıyor; bir vesileyle yazdığımız sözü tekrar ediyoruz: "Anlayana sivrisinek saz, anlamayana kıssalar da hisseler de az!.."
*****
"Her nefis ölümü tadacaktır" ilahi hükmünce Yavuz Sultan Selim Han'n ölüm anı da gelip çattı. Padişah olalı daha sekiz yıl olmuştu, gençti devleti -milleti ve İslam alemi için büyük idealleri vardı ama, ölüm ferman dinlemiyordu.
Kemak Paşazade çok sevdiği Padişahı için bir mersiye yazmıştı. Bu alim kişi, O'nu ve kısa saltanat dönemine sığdırdığı büyük işleri şöyle tasvir ediyordu:
Şems-i asr idi, asrda şemsin Zıllı memdüd olur, zamanı kasir Tâc ü tahtıyle fahreder beyler Fahrederdi ânınla tâc ü serir
Yani, Kemal Paşazade Tavuz'u hem asrın (yüzyılın) güneşi olarak görüyor, hem de ikindi vaktinde gölgesi uzun ama ömrü kısa olan ikindi güneşine benzetiyor. Bütün beyler tac ve tahtlarıyla övünürlerken tac ve tahtın Yavuz Sultan Selim'le övündüğünü dile getiriyor.
Ve, Yavuz Sultan Selim'in naaşı, Mısır seferinden dönüşte Kemal Paşazade'nin atının ayağından sıçrayan çamurla leke olan kaftana sarılıp defnedildi.
|
|
|
|
|
325
|
Lise Ödev Kaynakları / Genel Kültür / Voleybol Parmak Pas
|
: Aralık 03, 2007, 22:51:37 ÖS
|
|
PARMAK PAS Voleybolda topun istenilen noktaya ellerin ve kolların yardımı ile parmakların ve tüm vücudun harekete katılımı sağlanarak yapılan bir vuruş tekniğidir.
Parmak pası sınıflandırmak gerekirse birden fazla sınıflandırma yapılabilir: 1. TOPUN KATETTİĞİ MESAFEYE GÖRE a. Uzun pas b. Yakın pas 2. TOPUN HAVADA ÇİZDİĞİ YÖRÜNGEYE GÖRE a. Yüksek pas b. Orta yüksek pas c. Alçak pas d. Kısa pas 3. TOPUN GÖNDERİLDİĞİ İSTİKAMETE GÖRE a. Öne pas b. Geriye pas c. Yana pas 4. YAPILIŞ ŞEKİLLERİNE GÖRE a. Durarak b. Hareket halinde pas c. Hareketten sonra pas d. Sıçrayarak PARMAK PAS TEKNİĞİ Ayaklar için iki pozisyon vardır. Bir ayağın ileride olması . Diğeri ayakların yan yana olması. Birinci pozisyon, kısa yürüyüş adımına benzer. Ayaklar omuz genişliği kadar açık ve arkada ki ayağın topuğu kalkıktır. Ayakların yan yana olduğu pozisyonda, iki ayakta hedefe 90 derece açı yapacak kadar bükülür. Ayaklar birbirine yakın ve yere düzgün basarak durur. Ayak uçları hedefe dönüktür. Tek ayağın önde olması genelde daha çok kullanılır. Ağırlığın büyük bir kısmı ön ayakta olur. Dizlerini hafifçe büker ve sonra topu yukarı doğru iterken bacaklarını doğrultur. Ayakların yan yana olması pozisyonu ise ayrı bir güç verir. Ağırlık iki ayağa dağılmıştır. Sırt düz ve diktir. Baş yukarıya doğru kalkık ve topu izler pozisyondadır. Kollar pas atışında elleri iter. Dirsekler tamamen geniş ve hazırdır.
Pas da bilekler bir yay gibi çalışır. Top bilekleri ittiği zaman bilekler bükülür. Bilekler topla temas anında sert olmamalıdır. Sert bilek bükülmeyi önler. Eller açıktır. Eller bir kase gibi parmaklarda kıvrıktır. Parmaklar yumuşak bir bekleyişte olmalıdır. Gergin parmaklar kolayca esnemez. Alından ellerin uzaklığı 15 cm ileridedir. İşaret parmakları yaklaşık bir çizgi üzerinde imiş gibidir. Vuruş anında kolların ileriye uzanmasıyla birlikte bacaklar da dizlerden doğrularak harekete katılırlar. Parmak pasta yapılan hataları: Topun altına dengeli olarak yerleşmemek, Dizleri hafif bükerek vücuda yumuşaklılık vermemek, Topu parmaklarla almayıp avuçlara oturtmak, Topu parmaklardan çıkardığı anda kollarla atış yönünde bir uzanma yapmamak. Geri Pas :Oyuncu tamamen öne pas atar gibi topu karşılar. Topla aynı yerde alnının önünde buluşur. Uzanma ve topu sıkıştırması öne pas gibidir. Fakat geri pas sırasında topu başının gerisine çabuk iter. Omuzlar kollarıyla birlikte geriye hareket eder, kalçasını öne iter. Sıçrayarak Pas : Şu amaçlar için yapılır : Arkadaşından gelen manşet file üstünden rakip sahaya gidiyorsa, topu takımına kazandırmak için, Hareketi hızlandırmak için. Top alçalmadan önce pasını atmak için, Pasörün ön pozisyonda olduğu durumlarda, ikinci dokunuş için sıçrar pas atar, veya hücum eder. Pasör sıçrayarak pas attığında, pasa iki farklılık getirir; Sıçrama ile normal pas arasında bir zamanlama farkı vardır. Sıçradığında pas atanın daha az gücü vardır. İtişi yerdeki gibi kuvvetli yapamaz.
|
|
|
|
|